www.trncinfo.com

 
 
 
 
 
 
 

 

 
 
make money stuffing envelopes

 

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti

Belgeler

Kuzey Kıbrıs

İngiliz Parlamentosu’nda Kıbrıs Konulu Görüşme

26 Mayıs 2004, Çarşamba, 07:33.

Ann Winterton (Congleton): Bu kamarada ne zaman Kıbrıs konusu tartışılsa Kıbrıslı Rumlar’ın görüşlerini dinleriz, ama Kıbrıslı Türkler’in davası nadiren dinlenir. Dolayısıyla, dengeyi sağlamak için burada bulunmaktan çok memnunum.

Uluslararası camia Kıbrıs’ın geleceği için iki halkın self-determinasyon haklarını kullanmalarını talep etmiş ve karar şimdi verilmiştir. Kıbrıs’ta iki halkın 24 Nisan‘da oyladığı Annan planı Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Amerikalılar ve İngilizler tarafından her iki taraf için de adil olarak dünyaya sunulmuştur. Plan, hiçbir tarafa isteklerinin tümünü vermemiştir. 16 Nisan’da Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı bu planı sürecin finali olarak tanımlamış: “B planı yoktur…Görünürde başka hiçbir plan yoktur” demiştir.

Kofi Annan: “Ortada başka bir plan yoktur – sadece budur” dedi.

Kıbrıs’ta iki halk da bu açıklamaları iyi niyetle kabul edip planı oylamaya gittiler.

Kıbrıs Türk seçmenlerinin Annan planının fiziksel, ekonomik ve kültürel geleceğini koruyup koruyamayacağı konusunda ciddi endişeleri vardı, ancak yine de bir şans vermekte istekliydiler. Kıbrıslı Rumlar değildi.

Aynı şekilde, Türkiye’nin de Annan planının tatmin edici bir çözüm mü getireceği yoksa 1960’ta olduğu gibi düzensizlik ve soruna mı yol açacağı konusunda ciddi endişeleri vardı. Buna rağmen, Türkiye Hükümeti Kıbrıslı Türklerle, Birleşmiş Milletlerle ve Yunanistanla Annan planını müzakere etmek için ciddi şekilde çalışmış ve planı desteklemek için ne gerekiyorsa yapmayı taahhüt etmiştir. Hiçbir adil görüşlü gözlemci Türkiye ve Kıbrıslı Türklerin daha fazlasını yapmalarını bekleyemezdi.

Avrupa Komisyonu üyeleri Verheugen ve Patten 21 Nisan’da Kıbrıslı Rumlar tarafından aldatıldıklarını düşündüklerini söylediler. Komisyon üyesi Verheugen: “Kıbrıs Rum Hükümeti tarafından kandırıldığımı hissediyorum” dedi.

Acaba Kıbrıslı Türkler ne kadar daha fazla aldatılmış hissediyordur? 40 yıldan fazla bir süredir, Kıbrıslı Türkler fiziksel ve ekonomik açıdan mahrum edilmiş ve dayanılmaz bir belirsizliğe maruz kalmışlardır ve buna artık bir son vermenin zamanı gelmiştir. Kıbrıs Türk halkının bu zorluğa daha fazla dayanmasını beklemek haksızlık olur ve artık isteksiz olan bu iki halkı birleşmeye zorlamak için daha fazla girişim yapılmamalıdır. Türkiye’yi de bu dakikadan itibaren Kıbrıs konusunda cezalandırmak haksızlık olur.

Avrupa Birliği Kıbrıslı Rumların referandumda “hayır” demesi durumunda Kıbrıslı Türklerin dışarıda bırakılmaması gerektiğini söylemişti, Kıbrıslı Türkler de Avrupa Birliği’ne ve uluslararası camia’ya kısıtlamaları kaldırmaları ve 40 yıldır maruz kaldıkları kısıtlamalardan dolayı ekonomilerinde meydana gelmiş hasarı düzeltmek için mali yardım yapmaları için çağrıda bulunmuştu.

Sempatik sözcükler yeterli değildir ve kısıtlamaları daha fazla ertelemeden kaldırmak için spesifik adımlar atılmalıdır. Kısıtlamaları halletmek ve makul mali yardım için verilen vaatler yeterli değildir. Özellikle, Kıbrıslı Türklerin, yapılması öngörülen mali yardımın Kıbrıs Rum Yönetimi kanalıyla yapılmasını kabul etmelerini beklemek yanlış olur. Kuzey Kıbrıs’a giriş veya çıkış için direkt uçuş ve deniz ulaşımı daha fazla ertelenmeden izin verilmelidir ve Kıbrıs Türk öğrenciler Avrupa’daki eğitimden Kıbrıs Rum öğrencileriyle eşit şartlarda yararlanabilmelidir. Kıbrıslı Türklerin kendi ürünlerini Kıbrıslı Rumlar tarafından yönetilen bir bölge üzerinden ihraç etmeleri beklenemez, AB müfettişleri Kuzey Kıbrıs’ta çalışabilirler.

Uluslararası camia vize kısıtlamalarını da kaldırmalıdır. Kıbrıslı Rumlar için vizeye ihtiyaç olmadığı gibi, Kıbrıslı Türkler için de olmamamlıdır. Seçilmiş Kıbrıslı Türk liderlerinin resmi temaslarda bile İngilitere’ye girmeden vize almaları gerekmesi utanç verici bir durumdur ve ilgili Bakan’a bu onur kırıcı muamelenin derhal kaldırılması için ricada bulunuyorum.

İngiliz Yüksek Komiseri’nin Başbakan Talat’ın makamına ziyareti memnuniyetle karşılanmıştır ancak, hükümetimiz daha ileri gidip Cumhurbaşkanı Denktaş’ı ve Başbakan Talat’ı İngiliz Dışişleri Bakanı ile bir toplantı için davet etmelidir. Ayrıca Yüksek Komiserlik ofisimiz Kuzey’de yaşayan kıdemli İngiliz personelle oraya da açılmalıdır. Londra’daki Kıbrıs Türk temsilciliğiyle ilişkiler de ilerletilmeli, Kıbrıslı Rumlarınkine denk olmalıdır.

Bazı kişiler bunun haksız olacağını düşünüyor. Bazlıları da uluslararası barışa olan tehdidin devam edeceğini düşünüyor. Bunların doğru olmadığını anlatmak için, Kıbrıs’ta mevcut durumun sebepleri hakkında temel olarak yanlış olan uluslararası anlayışa değinmek gerekmektedir.

Kıbrıslı Türkler, Kıbrıslı Rumlar’ın 1974’te evlerinden vazgeçmek istemediklerinin farkındalar, ama Kıbrıslı Türkler de karşılıklı savunma için 1958, 1963, 1967 veya 1974’te vazgeçmeleri gereken evlerinden vazgeçmek istememişlerdi. Kıbrıslı Türkler Kıbrıslı Rumlar’ın şiddet salıdırılarına maaruz kalmayı hak edecek hiçbir şey yapmadılar, ki bu saldırılar birçok erkek kadın ve çocukların ölmesine ve Kıbrıs’taki iki halkın ayrılmasına sebep oldu.

Kıbrıslı Türkler kurucu taraflardan biri olarak ne 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tüm kadrolarından dışlanmayı, ne de sahip oldukları iddia edilen veto hakkını kullanamamayı hak edecek hiçbir şey yapmadılar. Kıbrıslı Rumlar sayıca ağırlıklı olarak fazlaydı, Kıbrıslı Türkler’in modern silahları yoktu ve Türkiye 1963’te onları koruyabilecek konumda değildi.

Eski Başbakanımız, Sir Alec Douglas-Home, anılarında Kıbrıslı Rumlar’ın Kıbrıslı Türkler’e insan gibi davranmadığı sürece bunun işgale ve adanın bölünmesine davet olduğunu söylemişti. Bunlar bir önsezinin ürünüydü. Kıbrıslı Türkler 1964 ve 1967’de garantör ülkelere -Yunanistan, Türkiye ve İngiltere- yardım için çağrıda bulunmuşlar fakat bu ülkelerden hiçbiri Kıbrıslı Rumlar’ı durdurmamış veya durduramamıştır.

Birleşmiş Milletlerin, Kıbrıslı Rumlar’ı cinayetten sorumlu tutmayıp, yetkililerini sonraki 40 yıl boyunca Kıbrıs Hükümeti olarak kabul ederek, ödüllendirdiğine inanmak zor oluyor. Kıbrıslı Rumlar sözde gereklilik doktrinine atıfta bulunarak pozisyonlarını korumaya çalıştılar ama, gerekliliği kendileri yarattılar.

12 Mart 1964’te İngiliz Hükümeti, Türkiye ile “Kıbrıs hükümeti” ünvanının Kıbrıs Türk ve Rum üyelerinin elbirliğiyle hareket eden bir hükümet anlamına geldiği konusunda mutabık kalmıştı. Tabii ki, 1963’ten beri herhangi bir işbirliği olmamıştır, ama önemli olan husus sessizce unutulmuştur.

1987’de Dışişleri Komitesi’nin bulgusu şudur:

“Temmuz 1965’te, Temsilciler Meclisi’nin Kıbrıslı Türk üyeleri koltuklarına yeniden sahip olmaya çalıştıkları zaman, Anayasa’da kendilerinin yokluğunda yapılan değişiklikleri kabul ettikleri takdirde koltuklarına tekrar sahip olabilecekleri söylenmişti.”

Başka bir deyişle, Kıbrıslı Türkler kendilerine silah zoruyla empoze edilen, kendi insanlarının oldukça zararına olacak temel anayasa değişikliklerini kabul ettikleri takdirde koltuklarına yeniden sahip olabileceklerdi.

Bu çerçevede, Kıbrıslı Rumların, “Hükümeti kendi kendilerine yönetmeleri gerektiği, çünkü Kıbrıslı Türkler’in yerlerini boş bıraktıklarına” dair iddialarında bir doğruluk payı olmuş olsa bile, Temmuz 1965’ten sonra bu iddialarının haklı bir nedeni olamaz.

Kıbrıslı Türkler Kıbrıslı Rumları affetmek ve geçmişi unutmak niyetindeler, ancak Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıs Türk ekonomisini ticaret, iletişim ve spor alanlarındaki kısıtlamalarla boğmaya çalışırken ve devletlerine uygulanan diplomatik izolasyonun devam etmesine uğraşırken Kıbrıslı Türkler’in onları affetmesi mümkün değil.

Saygıdeğer Üyelerin bu olaylar üzerinde farklı görüşleri olması şaşırtıcı değildir, çünkü kırk yıldan beridir dünyaya tamamen Kıbrıs Rum görüşlerinden ibaret olan bir hikaye versiyonu verilmiştir. Bunun sebebi ise Kıbrıslı Rumlar’ın Kıbrıs elçiliklerinin ve komisyonların hepsine 1963’ten beri sahip olmasıdır. Kıbrıslı Türkler 1963’ten beri tüm normal uluslararası iletişim kanallarından dışlanırken, Kıbrıslı Rumlar Birleşmiş Milletler ve diğer tüm uluslararası kuruluşlardaki Kıbrıs sandalyelerini işgal etmektedirler.

Kıbrıslı Türkler 40 yıldır dış dünya ile normal ticaret ve iletişim kurmaktan engellenmişlerdir, ama bu ayrımcılığı hak edecek ne yaptılar? Onların tek suçu Kıbrıslı Rumların gerekirse silah zoruyla, bir Rum adasına çevirmek istediği bir adada Türk olmaktı.

Kıbrıslı Rumlar Kıbrıslı Türklerden sayıca daha fazla olmalarına rağmen, birbirleriyle olan ilişkilerinin hiçbir zaman bir çoğunluk azınlık ilişkisi olmadığını hatırlamak önemlidir. İki halk 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kurarak kurucular olarak bir araya getirilmiştir ve başarılı BM Genel Sekreterleri bu gerçeği kabul etmişlerdir. Annan planı iki tarafın birbiri üzerinde otorite veya yetki iddia edemeyeceğine, ilişkilerinin siyasi eşitliğe dayandığına açıklık getirmektedir.

Birleşmiş Milletler hiçbir zaman Kıbrıslı Türklere karşı ambargo yetkisi vermemiştir, ancak Kıbrıslı Rumlar 1963-1974’e kadar Kıbrıslı Türkleri kısıtlamalara maaruz bırakma gücüne sahiptiler, çünkü adanın fiziksel kontrolü onlardaydı. 1974’e kadar, Kıbrıs Rum yetkililer Kıbrıs’ın yasal temsilcileriymiş gibi, birçok ülke tarafından günlük iş amaçlarıyla kabul edilmiş ve dünyayı Kıbrıs’ın 1974’te Türkiye tarafından haksız bir saldırıya uğradığına ikna etme gücüne sahip olmuştu.

15 Temmuz 1974’te iç savaş çıktığında, Kıbrıslı Türkler yine yaşam korkusuyla yardım için garantör ülkelere çağrıda bulunmuşlardı, çünkü Birleşmiş Milletler gücü yardım etmiyor ya da edemiyordu. Bu sefer, 11 yıl bekledikten sonra Türkiye Kıbrıslı Türkler’in çağrısına adaya asker çıkartarak cevap verdi. İngiltere yardım etmek için hiçbir şey yapmadı.

Kıbrıs Rum Lideri, Makarios karşıtı olan, Nicos Sampson 26 Şubat 1981’de:

“Türkiye müdahale etmeseydi, Enosis’i –Yunanistan’a bağlanma- ilan etmekle kalmayıp, Kıbrıs’taki Türkleri yok etmiş olacaktım” dedi.

Sampson’u gönderdikten sonra, Türkiye’nin Kıbrıslı Türkleri 11 yıllık zulümden sorumlu olan Makarios’un merhametine yeniden bırakması tuhaf olurdu.

Türk askeri Kıbrıslı Türklerin kendi başlarına yaşayabileceği güne kadar adada gerekliydi. 1950’lerden beri İngiliz Ordusu’nun bile Kıbrıs’taki yerel milisi silahsızlandıramadığını hepimiz biliyoruz. Bu riskleri de göze alarak, Kıbrıslı Türkler Annan planında Türk askerinin sadece 650 kişiye –kendi kendini bile savunamayan bir güç- düşürülmesini kabul etme niyetindeydiler ve Kıbrıslı Rumlar halen buna karşı çıkıyorlar.

1974’ten sonra, Kıbrıs Türklerine diğer ülkeleri de ikna ederek kısıtlamalar koymuşlar ve daha yakın zamanda da Avrupa Adalet Mahkemesi’ni de “Kıbrıs Hükümeti”nin izni olmadan Kıbrıs’ın hiçbir bölgesi ile ticaret yapmak veya herhangi bir yerine uçmanın yasal olmadığına” ikna etmişlerdir. Bunun anlamı, aslında Kıbrıslı Rumlar’ın izni anlamına gelmektedir. Kısıtlamaların amacı Kıbrıslı Türkleri dizlerinin üzerine çöktürmek ve Kıbrıslı Rumların leyhinde bir anlaşmayı kabul etmelerini sağlamaktı.

Ne mutlu ki, başaramadılar, Kıbrıslı Rumlar’ın da örneğin Kuzey’deki tarihi mirasla ilgili şikayet edip sonra da –ki bunu şahsen gördüm- uluslararası uzmanların ve bağışçıların Kıbrıslı Türklere yardım yapmasını engellemek için ellerinden geleni yaptıklarını görünce birçok Kıbrıslı Türk’ün kafası karışıyor

Kıbrıslı Rumlar, aynı zamanda uluslararası kabul edilmişliği kendi avantajlarına kullanarak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde mülkiyet konularında Türkiye aleyhine kararlar alınmasını sağlamışlardır. Aslında, 1974’te, her iki tarafta da mülkiyet kaybına yol açan adanın ikinci kez bölünmesine Kıbrıslı Türklere karşı yapılan çok daha ciddi boyuttaki insan hakları ihlalleri sebep olmuştur ve hiçbir Kıbrıslı Türk daha sonra tazmin edilmemiştir.

Bazı kişiler ekonomik ambargonun tamamen kaldırılmaması gerektiğini, çünkü kaldırılırsa Kıbrıslı Türkler’in Kıbrıslı Rumlarla birleşmeyi istemeyeceklerini düşünüyor. Ambargolar kalkarsa Kıbrıs Rum turizm endüstrisinin Kuzey’den haksız rekabete uğrayacağı da düşünülmektedir. Aslında, doğru olan bunun tam tersidir. Güney haksız olarak rekabet etmektedir, çünkü Kıbrıslı Türkler Kuzey’e direk uçuşu gerçekleştirememekte ve ihtiyaçları olan yatırımı alamamaktadırlar.

1983’e gelindiğinde, Kıbrıslı Türkler Kıbrıslı Rumlarla bir uzlaşma sağlamanın imkansız olduğuna karar verdiler. Önemli sebeplerden bir tanesi Rum liderliğinin fanatik görüşleriyle paralel olan Rum Ortodoks Kilisesinin tavrıdır. Kilisenin Annan planına karşı olan tavrı, Kıbrıslı Rumları planı desteklerlerse öldükleri zaman cennete gidemeyecekleri yönünde tehdit etmesinden belli olmaktadır ve bu tehdit her zamankinden daha gerçekti.

Dolayısıyla, uluslararası camia bunun önemli sebebini hiç anlamasa da, Kıbrıslı Türkler’in kendi devletlerini kurma dışında başka alternatifleri kalmamıştı. Kıbrıslı Rumlar Güvenlik Konseyi 541 sayılı kararının çıkmasını sağlayabilmiş ve diğer devletleri Kıbrıs Türk devletini tanımamaları konusunda ikna etmeyi başarmıştı.

Bu karar, tüm ülkelere Kıbrıs’ta sadece bir devlet tanımaları için çağrıda bulunuyor, ama sadece tavsiye nitelikli olup geçmiş 20 yıl içerisinde olan olaylara değiniyor. Bugünkü durum tamamen farklıdır, özellikle Nisan ayındaki referandumdan sonra. Dolayısıyla bugün devletler, sözkonusu kararın Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımamaları için tavsiye veya gereklilik niteliğinde olduğunu düşünmüyorlar.

Bazen Birleşmiş Milletlerin de Kıbrıslı Rumları Kıbrıs Hükümeti olarak tanımaları yönünde tüm devletlere çağrıda bulunduğu iddia ediliyor ve İngiliz Hükümeti de zaten Kıbrıslı Rumları tanıyor. 28 Nisan 1980’de Dışişleri ve İngiliz Uluslar Topluluğu Bakanı şöyle konuştu:

“Hükümetlerin tanınmalarıyla ilgili olarak İngiliz politikası ve uygulamalarını değerlendirdik. Bu, ortaklarımız ve müttefiklerimizin uygulamalarıyla mukayeseyi de içeriyor. Buna bağlı olarak, bundan sonra Hükümetleri tanınmamaya karar verdik.” – [Resmi Rapor, Lordlar Kamarası, 25 Nisan 1980; Cilt. 408, c. 1121W.].

Aynı yıl, 30 Temmuz’da zamanın Devlet Bakanı:

“İngiliz Hükümeti Hükümetleri değil Devletleri tanır.” – [Resmi Rapor, 30 Temmuz 1980; Cilt. 989, c. 723.] dedi.

Bu, 12 Kasım 1987’de teyit edildi.

Bu söylenenlere bağlı olarak, İngiliz Hükümeti, Hükümetleri değil de Devletleri tanırsa, ne Kıbrıs Rum ne de Kıbrıs Türk Yönetimlerini Kıbrıs Hükümeti olarak tanımıyor demektir. Dolayısıyla, Amerikalıların yaptığı gibi, biz de Kıbrıs Rum Yönetimine “Kıbrıs Hükümeti” demekten vazgeçmeliyiz.

25 Nisan 1980’de Hükümet, “yasal olmayan yollarla güç kazanan rejimlerle ilgili kararların, bu rejimlerin ilgili Devletin topraklarını etkin bir şekilde yönetip yönetemediğine ve yönetimi devam ettirip ettiremeyeceğine bakılarak belirleneceğini” – [Resmi Rapor, Lordlar Kamarası, 28 Nisan 1980; Cilt. 408, c. 1122W] ilan etmişti.

Yukarıda söylenenlere bağlı olarak, Kıbrıslı Rumların etkin olarak Kıbrıs’ın güneyini, Kıbrıslı Türklerin de etkin olarak Kıbrıs’ın Kuzeyini yönettiği ve yönetmeye devam edebileceği sonucunu çıkarabiliriz.

Uluslararası barış sözkonusu olduğu zaman, Kıbrıslı Türklerin Kıbrıslı Rumlar’a karşı saldırgan bir tutumları yoktur ve sınırı açan da onlardır. Kıbrıs’ta Berlin duvarı yoktur. Kıbrıslı Rumlar Kuzey’e saldırmakla hiçbir şey kazanmayacaklarını biliyorlar ve Türkiye ve Yunanistan’ın da bugün birbiriyle olgun bir ilişkisi vardır. Kıbrıs’ı ulsulararası barışa tehdit olarak görmek gerçekçi değildir.

Kıbrıslı Türkler terör, uyuşturucu ve organize suçla mücadele konusunda herkes kadar kararlıdırlar ve halihazırda, uluslararası hukuk infaz kuruluşlarıyla tam işbirliği içerisindedirler. Suçluların iadesinin mümkün olmamasının sebebi de diğer ülkelerin Kuzeyle suçluların iadesi anlaşmasını henüz imzalamamış olmasıdır.

Sonuç olarak Kıbrıs’ta geçmişte olan şiddet sonucu evlerini terketmek zorunda kalan insanlar konusuna dönersek, ki Kıbrıslı Türkler bu konuda endişelidir – bizim de olduğumuz gibi – malından edilenler sadece Kıbrıslı Rumlar değildir. Birçok Kıbrıslı Türk 1950, 1960 ve 1970’lerde olmak üzere evlerini terketmeye zorlanmışlardır. Aileler, bugün oturdukları evlerde 30 yıldan fazla bir süredir yerleşmiştir ve zaman geri alınamaz. Kıbrıslı Türklerin, benim de benimsediğim sürekli politikası, herkesin kendi olduğu tarafta kalması ve tazmin edilmesidir. Annan planı 80,000 Kıbrıslı Rum’a evlerine geri dönme hakkı verdi ama onlar bunu reddettiler.

Mülkiyet konusu bugün bir kerede ve herkesin yararına çözümlenmelidir, Kıbrıslı Türkler iki tarafta da malından olan kişilerin tazmin edilmesi için uluslararası camianın fonlarına başvurdular. İngiliz Hükümeti bu başvuruya cömertçe cevap verip, Kıbrıslı Türklere kırk yıldır haksız kısıtlamalardan dolayı zarar gören ekonomilerini düzeltmek için daha fazla fon vermelidir.

19:52.

Avrupa Bakanı (Mr. Denis MacShane): Congleton’un (Ann Winterton) saygıdeğer üyesine bu önemli konuyu ele aldığı için müteşekkirim. Bana cevaplamam için kalan bu kısa sürede, sadece bazı noktalara cevap verebileceğim. Umarım, Kıbrıs sorunun tarihine detaylı olarak girmeyeceğim için beni affeder. Saygıdeğer bayan, konuya duygusal olarak değinmiştir ve umarım, kendisine konuyu Kıbrıslı Türklerin güçlü bir partizanı gibi ele aldığını söylediğim zaman benimle ters düşmeyecek. Eğer bu tartışma mevcut olan tüm partilerin daha uzman saygıdeğer üyeleriyle olsaydı ve daha fazla süre olsaydı, saygıdeğer üyenin değindiği tarihi noktaların bazılarına daha detaylı olarak cevap verebilirdim. İki halka da yıllardan beridir, anlatılan yanlışların çok daha fazlası yapılmıştır. İngiliz Hükümeti bugün, geçmişte yapılan tüm yanlışları düzeltmeye değil, ilerlemeye çalışmaktadır. Winston Churchill’in bir zamanlar söylediği gibi, eğer geçmişin esiri olursak gelecek inşa edemeyiz. Uluslararası camiada bu konuda ilerleme yolunun Kuzey Kıbrıs Türk Devleti’nin tanınmasından geçtiğine inananların çok olduğunu düşünmüyorum –tek yol tanınmadır, dersem kışkırtıcı olur. Bu, ne Amerika’nın ne de Başbakan Talat’ın durumudur. Kıbrıs sorununa uluslararası, özellikle Avrupalı bir çözüm bulmaya çalışanların da durumu bu değildir. İlerleme yolu bariz olarak AB üyeliğinden geçer – AB’nin iyi niyet ve ticari uygulamalarından, insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne olan desteğinden ve diğer AB değerlerinden.

Bugün, Kıbrıs halkının yeni birleşik bir Kıbrıs Cumhuriyeti kurmak için verdikleri cesur kararı tartışamadığımız için tabi ki üzüntü duymaktayım. Referandumda her iki toplum da “evet” oyu vermiş olsaydı, bu tartışma çok farklı koşullar altında gerçekleşiyor olacaktı. Kıbrıs’ı yeniden birleştirmek olan temel amacımızı gözden kaçırmamalıyız. Bu, eğer böyle adlandırılabilinirse, iki toplumu iki devlete dönüştüren hizipsel bir ayrılığı teşvik etmek demek değildir. Congleton’un saygıdeğer üyesi tarafından öne sürülen spesifik ve önemli sorunları da kapsayacağını umduğum, Kıbrıslı Türklerin izalasyonuna son verecek önerilerle birleşen AB’nin içsel dinamiğinin, her iki toplumu biraraya getirecek bir katalizör olabileceğine inanıyorum.

Bu konuyu, bugün öğleden sonra saygıdeğer arkadaşım, Dışişleri Bakanı ve ben, AB’nin Genişlemeden sorumlu Komiseri Sn. Günter Verheugen ile görüştük. Kendisi, her iki toplumun biraraya gelmesi için ceseratlendirilmesini tamamen desteklemiştir ki ve bunu Congleton’un saygıdeğer üyesi daha önceden belirtmişti. Kendisi, Kıbrıslı Türkler’in Annan Planı’nın lehinde oy kullanmasına rağmen Kıbrıslı Rumlar’ın reddetmesinden dolayı endişelidir. Şimdiki adım, BM Genel Sekreteri’nin iyi niyet misyonu ile ilgili raporunun yayımlanmasıdır. Bu belgeyi önceden tahmin etmeyi kesinlikle istemem. Diğer ortaklarımız ve BM ile, bundan sonraki adımlarda koordineli olduğumuzdan emin olmak için birlikte çalışacağız. Adanın yeniden birleşmesi için olan bu kapsamlı öneriler, yıllarca süren çalışmanın ve uzlaşının ürünüydü. Nihai belgenin çoğu Kıbrıslıların kendi çabasının sonucudur.

Planın, birleşme için adil, eşit ve kalıcı bir temel sağladığına kesinkes inandığımı tekarlamak isterim. B veya C planı yoktur. Referandum, Kıbrıslıların gelecekleri hakkındaki görüşlerini belirtmeleri için bir şans sağlamıştır ve biz sonuca saygı duymalıyız. Ancak, Kıbrıslı Rumlar’ın doğru kararı verip vermedikleri konusunda düşünmeleri gerektiğini düşünmek doğru olur. İnanıyorum ki, Kıbrıslı Rumların “hayır” oyu vermesi büyük bir utançtı ve Annan Planı’nı reddetmek bir hataydı. Plan, birleşik bir Kıbrıs Cumhuriyeti’nin AB içinde verimli olarak çalışabileceği bir temel ve olabilecek en iyi uzlaşıyı önerdi. Annan planının bariz avantajları vardı. Kıbrıslı Rum göçmenlerin yarısı Kıbrıs Rum Yönetimi altında eski evlerine dönebilecekti. Tazmin tasarısı malından edilen kişilere mallarının bir kısmından pay ve geriye kalan kısmı için de tazminat almak için çok daha iyileştirilmiş bir sistem sunacaktı.

Buna ek olarak plan, Türkiye’den adanın etnik dengesini bozabilecek göçe karşı güçlü ve etkili önlemler içeriyordu. Ayrıca, birleşik bir devlet olarak Kıbrıs Rum toprağı %64’ten %72’ye yükselecekti ve BM bunun planlandığı şekilde olmasını sağlamak için toprak transferini denetlemeyi de kabul etmişti. Congleton’un saygın üyesinin belirttiği gibi büyük çabayla, sürecin sonunda ada üzerindeki Türk askerlerinin sayısı sadece 650’ye düşmüş olacaktı. Son olarak, mali devamlılığı sağlayacak mükemmel ekonomik ayarlamalar da dahil olmak üzere, yeni bir birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’nin federal yasalarının hemen hemen hepsi Kıbrıslı Rumlar tarafından hazırlanmıştı.

Geçmiş 50 yılda, Avrupa’nın heryerinden halkların eylemleri olmuştur. Bizim ortak AB geleceğimizin, ayrılıkçılık yerine karşılıklı dayanışmaya dayanması gerektiğini kabul etmekteyiz. İnsanlar gerçekleri olduğu gibi kabul etmelidirler: geçmişe dönmeyi ya da hiçbir zaman tam olarak varolmamış hayali bir geçmişe dönmeyi umut etmemelidirler.

Referandumları takiben Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi’nde benimsenmiş AB politikasını tamamen destekliyoruz. Kıbrıs değişmiştir. Referandumdan önceki statükoya dönmek yanlış olur. Kıbrıslı Rumlar BM çözüm planlarını reddettiler. Kıbrıs sorununun barışçı çözümü için oy veren Kıbrıslı Türkler’in cezalandırılmaması gerektiğine inanıyoruz. Kıbrıslı Türkler birleşmiş bir adanın parçası olarak AB içinde yer almayı istediklerini göstermişlerdir.

Bundan dolayıdır ki, Kıbrıs’ın kendine barışçı bir rol bulabileceği AB’de entegrasyonun güçlenmesinde öncü olmak bizim ülkemiz ve Parlamentomuz için çok önemlidir. Kıbrıs’ta adayı sürekli olarak bölmek isteyenleri cesaretlendiren ayrılıkçıların ve Avrupa karşıtlarının görüşlerini reddetmeliyiz.

Saygıdeğer Bayan Kıbrıslı Türk öğrenciler ve üst düzey ziyaretçiler üzerindeki vize sınırlamalarını sordu. Avrupa Birliği üyeleri için geçerli olan vizelerle kısaca aynıdır. Pek çok Kıbrıslı Türk “Kıbrıs Cumhuriyeti” pasaportu sahibi oldukları için AB üyesi olacaklarıdır. Bu pasaportlarla kuzeydeki Kıbrıslı Türkler, AB’nin diğer üyeleri gibi aynı öğrenci vizesi için hak sahibi olacaklardır. Üniversite harçları konusu bütün AB’ye üye ülkeleri kapsayan olağan işlemlerle halledilecektir.

Kuzey Kıbrıs’la artan ticaret ve seyahat faaliyetlerine iki prensip temelinde yaklaşacağız. Adanın iki kesimli, iki toplumlu federasyon olarak yeniden birleşmesi hedefi için çalışmaya devam edeceğiz. Bu nedenle, Kıbrıs’ın kuzeyini ayrı, bağımsız bir devlet olarak tanımak yanlış olur. Anladığım kadarıyla, bu kesinlikle Kıbrıslı Türklerin şimdiki seçilmiş yöneticilerinin temennisi değildir.

Topluluğun yetkisine tabi olan ticaret konusunda, Komisyon’un Avrupa Konseyi’ne bir öneri sunmasını bekliyoruz. Hükümet, Kıbrıslı Türkler’in kuzeydeki limanlar aracılığı ile ithalat ve ihracat yaparak AB ile doğrudan ticaret yapabilmesi görüşündedir. Gerekli AB kontrol ve taleplerini karşıladığı takdirde bu, tamamiyle kuzeyde elde edilen veya büyük ölçüde imal edilen tüm ürünlerin gümrüksüz ithaline izin verecek uygulamaları yürürlüğe koymak anlamına gelecektir. Tabi ki, ürünlerin gerekli kontrollerden geçmesi için tanınmış sınır denetim noktalarından girmesi gibi bir zorunluluk olacaktır.

Kuzeyin AB müktesebatını yakalamasına yardımcı olmak için ayrılan 250 milyon Euro’luk yapısal fonların harcanması için Komisyon’dan öneriler beklemekteyiz. Komisyon’un bu amaçla alt yapı, çevre standartları, eğitim ve yasaların uyumlaştırılmasını kapsayan projeler belirleyeceğini tahmin ediyoruz. Avrupalı ortaklarımızla birlikte hükümet, Kuzey Kıbrıs’taki Türk toplumuna Avrupa’nın onların dostu olduğu yönünde olumlu bir mesaj göndermeye çalışmaktadır. Türkiye’nin hakedilen zamanda AB’ye katılımı için üyelik müzakerelerine başlamasını umuyoruz. Kıbrıs’ın geleceği, geleceğin politikasında Akdeniz temel bir parça olduğu için, Avrupa Birliği’nde yatmaktadır.

Önergenin saat 7’den sonra verilmesi ve tartışmanın yarım saat sürmesinin ardından, Bayan Milletvekili konuşmacı soru sorulmadan öngörülen düzene uyarak konuşmaya ara verdi.

8’i 3 geçe ara verildi.


[ Webmaster]