www.trncinfo.com

 
 
 
 
 
 
 

 

 
 
make money stuffing envelopes

 

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti

Belgeler

4 Kasım, 2004

Ekselansları,

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanı olarak görevim Mayıs 2005 itibarıyla sona eriyor ve bir kez daha bu göreve talip olmak niyetinde değilim.

Sadece Kıbrıs Rum halkı tarafından seçilmiş olan Rum Lideri Papadopulos'un tüm Ada'ın Cumhurbaşkanı sıfatıyla ve tüm Kıbrıs nüfusu adına konuşma yetkisine haiz olduğu iddiasıyla BM Genel Kuruluna hitap etmesine bir kez daha müsaade edilmiştir.

Bu, pekala KKTC Cumhurbaşkanı olarak size yazdığım son mektup olabilir. Bu nedenle bu fırsatı değerlendirmek suretiyle size son kırk yılını Ada'da yaşamakta olan ve Ada'nın müşterek sahipleri olan iki halkın siyasi eşitliği temeline dayalı siyasi bir düzenleme yoluyla Kıbrıs'a sürdürülebilir denge ve barışı getirmek için harcamış olan bir kimse olarak ve yine Sayın Papadopulos'un 29 Eylül 2004 tarihinde BM Genel Kurulunun 59. oturumunda yapmış olduğu konuşmaya atıfta bulunarak sizinle görüşlerimi paylaşmak istiyorum. Umarım bana ve bu kapsamlı mektubuma tahammül gösterirsiniz, çünkü şiddetle inanıyorum ki şu anda Kıbrıs'ta "sözde çözüm" doğrultusunda takip edilmekte olan yol ve gidişatı değiştiremezsek gelecekte Ada'yı ve bölgeyi daha ciddi dengesizlik ve sorunlara taşıyacak bir zemin yaratmış olacağız.

Öncelikle, bir kez daha vurgulamak istiyorum ki, yüzde yüz Rumlardan oluşan bir yönetimin Kıbrıs Cumhuriyetinin meşru hükümeti olduğu şeklindeki Rum iddiasının hiçbir hukuki dayanağı yoktur. Bu Cumhuriyet 1959/60 Uluslararası Kıbrıs Antlaşmaları yoluyla 16 Ağustos 1960 yılında kurulmuş olan ve her bir kurucu ortağa diğeriyle eşit siyasi hak ve yetkiler tanıyan bir Ortaklık Cumhuriyetiydi. Buna göre ortakların her biri kendi ayrı temsilcilerini ayrı seçim yoluyla belirleyecek ve herhangi birinin diğeri hakkında söz söyleme veya onu temsil etme hakkı bulunmayacaktı. Gayet iyi bilindiği üzere, Başpiskopos Makarios ve "lider" takımının, BM Belgesi olarak yayınlanmış bulunan meşhur Akritas Planı (Belge No: A/33/115; S/12722 tarih 30 Mayıs 1978) uyarınca Ortaklık Cumhuriyetine karşı gerçekleştirdikleri darbe nedeniyle Ada'da 1963 yılından beridir böyle bir ortak bir hükümet olmamıştır.

Ekselansları
Sayın Kofi Annan
BM Genel Sekreteri

Bugüne kadar müzakereler yoluyla elde edilecek bir çözümün önündeki ana engel hep - terörizm, kan dökme, kanun hakimiyetine karşı baş kaldırma, Anayasanın geçersiz ve ölmüş olduğunu ilan etme ve Ada'ya Yunan silahlarıyla 20,000'e varan Yunan askeri ithal etme gibi unsurlarla dolu sicillerine rağmen - tüm dünyanın Rum tarafına "Kıbrıs'ın meşru hükümet" muamelesi göstermesi olmuştur. Esas amacı Kıbrıs'ı Yunanistan'la birleştirmek olan ve bunun öncesindeki adım olarak Ada'yı bir Rum Cumhuriyetine ve Kıbrıs Türklerini de bunun içerisindeki bir azınlığa dönüştürmeyi başaramayan Rum liderliği, tek yanlı üyelik müracaatları AB tarafından tüm Kıbrıs adına yapılmış kabul edilince, müzakereler yoluyla varılacak bir çözüm yönündeki motivasyonunu tümüyle yitirmiş oldu. Rum liderliği açısında Türklerle ortaklık içeren bir çözüm Başpiskopos Makarios'un "milli vasiyetine" aykırı olurdu. Makarios vasiyetinde yüzde yüz Rumlardan oluşan bir Kıbrıs Cumhuriyeti hükümeti oluşturmakla Kıbrıs'ı Enosis'e en yakın konuma getirmiş olduğunu ve kimsenin Enosis'ten başka bir maksat için bundan ödün vermemesi gerektiğini söylemişti!

Kıbrıs meselesinin yıllardan beridir çözülememiş olmasının temel nedeni budur. Bu tek ayaklı "ortaklık devletinin" önce AB'ne aday, ve şimdi de tam üye kabul edilmesi, netice itibarıyla Kıbrıs Türklerini kayıtsız şartsız Rum yönetiminin iradesine teslim etmeyi içermeyecek bir çözümün yolunu tıkamıştır.

Bu kısa açıklamadan sonra Sayın Papadopulos'un BM Genel Kurulunda yapmış olduğu konuşma hakkındaki görüşlerimi daha etraflıca ortaya koymak istiyorum:

Sayın Papadopulos'un 4 Eylül 2004 tarihinde "Khaleej Times" gazetesine verdiği mülakatta açıkça yalan beyanda bulunarak 1963-74 döneminde Kıbrıs'ta tek bir Türkün bile Rumlar tarafından öldürülmediğini ilan etmesinden sonra Genel Kurula hitabında "terörizmi ve altında yatan nedenleri ortadan kaldırmak üzere müşterek gayretten" söz etmiş olması Kıbrıs Türk halkını rencide etmektedir. Özellikle 16 günlük bebelerin, bir yaşından 14-15 yaşına kadar çocukların, 70-90 yaş arası yaşlı insanların sırf Türk olmaları ve ölmüş bulunan 1960 Kıbrıs Cumhuriyetinden kurtardıkları kazanılmış haklarını müdafaa ederek Enosis'e karşı çıkmaları nedeniyle katledildikleri terör ve terörizm döneminin acı hatıralarını Kıbrıs Türklerinin hafızasından silmek mümkün değildir. Sayın Glafkos Klerides'in hatıralarını derlediği "MY DEPOSITION" (Yeminli İfadem) adlı eserinin 3. cildinin 237. sayfasında da belirtildiği üzere Kıbrıs Türklerinin "bağışlanamayan günahı" Rum yönetimini "Kıbrıs'ın meşru hükümeti" olarak tanımayı reddetmek ve karşı tarafın Rum yönetimi altında bir azınlık olma teklifine boyun eğmemek olmuştur:

"Müzakereler esnasında Rum tarafının Anayasa politikası, Türklere bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti organlarına hep azınlık esasına dayalı ve sınırlı katılım hakkı tanıyan Plaza planında ılımlı bir değişiklik gerçekleştirmekti. Bu politika da başarılı olamadı, çünkü Türk tarafı daha esnek davranmakla birlikte Kıbrıslı Türkler için öngörülen azınlık statüsü konusunda geri adım atmamakta direndi."

Bu "günah" nedeniyle 30,000 Kıbrıs Türkü 103 köyü boşaltmak ve daha emniyetli bölgelere sığınmak zorunda bırakıldı. Bir yerden diğerine taşınmak Rum polisi ve ona bağlı silahlı kişiler tarafından kaçırılma riski taşıyordu. Dönemin BM Genel Sekreteri 12 Aralık 1964 tarihli Güvenlik Konseyi raporunda 1 Eylül 1964-12 Aralık 1964 döneminde 209 Kıbrıs Türkünün kaybolduğunu ve bunların canlı olarak buluma ihtimalinin zayıf olduğunu yazmıştı! 1964-1974 dönemindeki ölü ve yaralı sayısı binden fazladır. Buna rağmen selefleri gibi Sayın Papadopulos da bu dönmede tek bir Kıbrıslı Türk öldürmediklerini, Kıbrıs sorununun 1974'te Türk askerinin Ada'ya gelişiyle başlayan bir işgal sorunu olduğunu, işgal nedeniyle yerlerinden edilen insanlara evlerine yerlerine dönme hakkı tanınması gerektiğini ve mal-mülk sahipliğinin her ne pahasına olursa olsun saygı gösterilmesi gereken bir insan hakkı olduğunu ileriye sürme pişkinliğini gösterebiliyor! 1963-1974 döneminde 103 köyden sürülen Kıbrıs Türklerinin mal-mülk hakları; ve 1975 Nüfus Mübadelesi Antlaşması gereğince her şeyini Güneyde bırakan Kıbrıs Türklerinin mal-mülk hakları Rum liderliği için hiçbir anlam ifade etmiyor. Papadopulos'un, Kıbrıs Türklerinin mal-mülk konundaki taleplerinin Kıbrıs meselesinin çözüm sonrasında ele alınacağı şeklindeki sözleri kayıtlara geçmiştir. Bu da demektir ki Kıbrıs Türklerinin mal-mülk konusundaki talepleri sonsuza kadar ele alınmayacaktır, çünkü yukarıda da ifade ettiğim gibi Rum tarafının çözüm vizyonunda Kıbrıs Türkleri "azınlık" olarak yer almaktadır ve bu vizyon sonsuza kadar gerçekleşemeyecektir!

Sayın Papadopulos (ismini çalıp varlığını ortadan kaldırdıkları Cumhuriyeti kastederek) "Kıbrıs Cumhuriyeti BM sisteminin güçlendirilmesinden yanadır" diyor. Öyle ise, BM platformlarında tüm Kıbrıs'ı temsil ettiğini ve "sorunun" 1974 yılında Türkiye'nin Ada'ya gelmesiyle başladığını iddia ederek BM sistemini istismar etmekten vazgeçmelidir. Meselenin 1974'ten 11 yıl önce başlamış olduğunu en azından BM biliyordur, çünkü Kıbrıs Türklerinin tümden yok edilmelerini önlemek üzere UNFICYP'in Kıbrıs'ta konuşlandırılma tarihi Mart 1964'tür.

Sayın Papadopulos İsrail-Filistin meselesi hakkındaki görüşlerinde samimiyse, Kıbrıs meselesine yeniden bakarak Kıbrıs'ta şiddetin ancak 1974 yılında, Türk askerinin gelişiyle sona ermiş olduğunu ve bu sayede sadece Kıbrıs Türklerinin değil, on binlerce Rumun da hayatlarının kurtarılmış olduğunu görmesi zamanı gelmiş demektir. Dönemin AKEL (Rum komünist partisi) Genel Sekreterinin, 10,000 AKEL mensubunun "Yunan cuntasının idam listesinde" yer aldığı şeklindeki sözleri kayıtlara geçmiştir! Demek ki Sayın Papadopulos'un İsrail-Filistin uyuşmazlığı için öngördüğü "şiddetin kontrol altına alınması" ameliyesi Kıbrıs'ta çoktan gerçekleşmiştir, çünkü Türkiye'nin bin can pahasına ortaya koyduğu fedakarlık sayesinde Ada'da barış ve istikrar hakim olmuştur.

Sayın Papadopulos tüm insanlığın yaşam koşullarının mümkün olduğunca geliştirilerek normal bir seviyeye yükseltilmesi konusuna daha çok ağırlık verilmesini istediğini söylüyor! Ne soylu bir istek! Oysa Kıbrıs'ta kırk yıldır Kıbrıs Türklerini dize getirmek için sürdürdüğü politika, ve hatta şimdi AB çevrelerinde AB'nin referandumda "evet" demeleri halinde Kıbrıs Türklerine verdiği sözün gereği olarak Kuzeye yönelik ambargoları kaldırmasını önlemek için sürdürdüğü politika bunun tam tersidir. BM bu denli iki yüzlü bir yaklaşıma geçit vermemelidir.

Yine Papadopulos'un söylediği şu sözlere dikkatinizi çekmek istiyorum: "Bizim desteğimiz işgalin sona erdirilmesine, ve BM kararları temeline oturtulmuş adil ve kalıcı bir çözüm yoluyla Filistin halkının ayrı bağımsız bir devlet kurup barış ve güvenlik içerisinde İsrail ile yan yana yaşamak arzusunun gerçekleşmesine odaklanmaya devam etmektedir".

Aynı mantık ve terminolojiyi Kıbrıs meselesine uyguladığımız zaman görürüz ki son kırk yılda Kıbrıs Türkleri adil ve kalıcı bir barış ve güvenlik arayışı içerisinde olmuşlar ve ortaklık hükümeti koltuğunun Rumlar tarafından işgaline son verilmesini beklemişlerdir. Kıbrıs Türkleri bu zaman zarfında Rumların (24 Nisan 2004'te gerçekleştirilmiş olan ayrı ayrı referandumlarla da teyit edilmiş olduğu üzere) "Kıbrıs Cumhuriyetini" (ki bu Cumhuriyeti 1963 yılında Kıbrıs Türklerini dışlayarak kendileri yıkmıştır) temsil etme iddiasında bulunabilecek bir yetkiyle donanmış olmadıklarını, Kıbrıs Türklerini temsil etme ve kendi siyasi iradelerini Kıbrıs Türk halkına empoze etme hakları bulunmadığını idrak etmelerini beklemiştir. Rum liderlerin 1963-1974 döneminde Türklere yaptıkları yanlışları kabul etmelerini, etkin tazminat konusunda müzakere başlatarak yan yana, barış içinde yaşamanın yolunu açmalarını bekledik, çünkü iki halk arasında yeni bir ortaklık oluşturabilmenin yegane yolu budur. Kıbrıs Cumhuriyetini hala çalışıyor göstererek hükümet koltuğunu kanunsuzca işgale devam etmek, Türkiye gelip Ada'yı işgal edinceye kadar her şeyin yolunda olduğunu ve barışın hüküm sürmekte olduğunu iddia etmek Kıbrıs'ta adil ve kalıcı bir çözüme hizmet etmez.

Sayın Papadopulos New York'ta yaptığı konuşmada şu yadsınamaz gerçeğin altını çizmiştir: "insanoğlunun özlemleri insan haklarına tam saygı, demokrasi ve kanun hakimiyeti etrafında odaklanmaktadır". Kıbrıs Türk halkı Papadopulos'a New York'ta vaaz ettiklerini Kıbrıs'ta uygulaması çağrısında bulunuyor. 1963 yılından beri insan hakları bakımında Kıbrıs Türklerinin durumu ne olmuştur? Siyasi bakımdan eşit bir halka kendi temsilcilerini seçme hakkı tanınmazsa burada insan haklarından nasıl söz edilebilir? Bu hak "insan mutluluğunun ve haysiyetinin temel dayanağı "değil midir? Rum liderliği kendi başına tüm Kıbrıs'ı temsil ettiğini, tüm Kıbrıs'ın hükümeti olduğunu nasıl iddia edebilir, ve Kıbrıs Türklerini 1959-60 Antlaşmalarında yatan demokratik ve anayasal hakları olan kendi temsilcilerini ve hükümetlerini seçme hakkından nasıl mahrum bırakabilir?

Sayın Papadopulos "Kıbrıs şimdi artık AB'nin tam üyesi olduğu" için kıvançlıymış. Aynı zamanda AB üyesi ülkelere yapmış olduğu tüm Kıbrıs'ı ve Kıbrıs'taki bütün insanları temsil ettiği şeklindeki yanlış takdim konusundaki başarısı için de kıvanç duymalıdır. Kıbrıs'ta ikinci bir halk bulunduğunu ve bu halkın herhangi bir Rum lidere kendisini ne uluslararası alanda ne de başka türlü temsil etme hakkı vermediğini şimdi artık herkes bilmektedir. Rum liderliğinin gayrı kanuni hükümet işgalini Kuzeye yayamamış olmasının, ve AB'nin tek yanlı Rum müracaatına onay vererek tam üyelikle neticelenmesine imkan tanımasının ne denli büyük bir hata olduğunu şimdi artık idrak etmiş olmasının nedeni Kıbrıs'ta ikinci bir halk bulunduğu gerçeğidir!

Sayın Papadopulos 1963-1974 dönemiyle mimar ve uygulayıcılarından biri olduğu Akritas Planını tümüyle unutmuş görünerek; ve Kıbrıs Türklerinin ortadan kaldırılmış haklarını, 40 yıl boyunca maruz kaldıkları izolasyonu tümüyle göz ardı ederek yine Kıbrıs sorununu yanlış tefsir ederek şöyle demiştir: "Bu yıl Ada'nın Türk askerleri tarafından istilası neticesinde Kıbrıs toprağının işgal edilmesinin 30. yılını idrak etmekteyiz" Sayın Papadopulos BM Güvenlik Konseyi tarafından defalarca tescil edilmiş olan açık bir gerçeği unutmuş görünmektedir: "Kıbrıs her iki halkın anavatanıdır" . Demek ki, halklardan birinin ortak anavatanı "kendi anavatanına" dönüştürmeye ve bilahare onu Yunanistan'a devretmeye yönelik askeri girişimi, ve Kıbrıs Türk halkının bu girişime karşı direnmesi ve ortak anavatan üzerindeki kendi hissesini kurtarması Kıbrıs sorununun ta kendisidir! Demek ki Türkiye'nin 1974 yılında (11 yıl Türkleri Kıbrıs'tan silip süpürme girişimlerine şahit olduktan sonra) 1960 uluslararası Antlaşmalarının ve Anayasanın kendisine tanıdığı yetkiler çerçevesinde Ada'ya gelişi "Kıbrıs'ı işgal" değil, Kıbrıs Türk EVİ’NİN Rum desteğindeki Yunanlılar tarafından işgal edilmesini önlemek anlamındaydı! İlgili tüm çevrelerin Kıbrıs'ın gerçeklerine yeniden göz atarak meseleye yeniden teşhis koymaları ve böylelikle Rum-Yunan ikilisinin lobicilik faaliyetlerinin yaratmış olduğu kargaşadan kurtulmaları için uygun zaman şimdidir.

"Rumların barışçıl ve adil bir çözüm elde edebilmek için 30 yıldır sürdürmekte oldukları dinmek bilmeyen gayretleri"şeklindeki sözler hakkında ise, Rum liderliği tarafından aldatılarak Rum tarafının gerçekten barışçıl ve adil bir çözüm istediğine inandırıldıklarını ilan edenlerin sözlerine ilave edecek bir şeyim yoktur. Rum liderlerin istedikleri ve istemeye devam ettikleri şey Rumların Kıbrıs'ın tek halkı ve sahibi olduklarının ve Kıbrıs Türklerinin de Kıbrıs halkı içerisinde sadece bir azınlık olduklarının uluslararası teyididir!

Ada'da yapılan çifte referandumlar sonrasında Kıbrıs'ta eşit statüye sahip iki ayrı halk bulunduğu şeklindeki tarihi gerçek o kadar bir açıklık kazandı ki tüm izleyenleri ve tüm AB ülkelerini bu iki halktan herhangi birinin, diğeri adına konuşma veya tüm Kıbrıs'ı temsil etme hakkı bulunmadığına ikna etmek için daha başka bir argüman ileriye sürmeye veya gayret göstermeye gerek kalmadı. Şimdi, artık günümüz gerçekleriyle hiç bağdaşmayan geçmişin yanlış imajlarını düzeltmek üzere geçmiş BM kararlarını yeniden gözden geçirmek ve Sayın Papadopulos'a "kendisinin aslında Kıbrıs Türkleriyle eşitlik temelinde bir ortaklık istemedikleri şeklinde irade ortaya koyan Rum halkının %75'ini temsil ettiğini" söylemenin tam zamanıdır. Bu durumda AB'nin Kuzey Kıbrıs'taki insanlara yönelik tasarrufları hakkında Papadopulos'un daha fazla söz söylemeye hakkı olmamalıdır.

BM'nin ve AB'nin "Kıbrıs meselesi" ne tarafsız ve doğru bir teşhis konulması hususuna gerekli ehemmiyeti göstermemiş olmaları bir talihsizliktir. Bu mesele 1974 yılında Türkiye'nin Ada'ya gelmesiyle başlayan bir meselemidir; yoksa "Kıbrıs Türk ortağı" baskı altında tutarak veya tümden ortadan kaldırmak suretiyle, bir ortaklık Cumhuriyeti şeklinde kurulmuş olan Kıbrıs Cumhuriyetini bir Rum Cumhuriyetine dönüştürmek şeklindeki mütemadi Rum-Yunan çabasının yarattığı ve sürdürdüğü bir mesele midir? Bu iki versiyon için haliyle farklı çareler üretilebilir. Kıbrıs Türk ortağın eşit egemen statüsünün ve Kıbrıs Türk halkının "Self -Determinasyon" hakkının tanınması meselenin çözülebilmesi için doğru mecrayı teşkil edecektir. Tarafların; coğrafi ayrım, nüfus mübadelesi, siyasi eşitlik ve en üst düzeyde uluslararası alanda işbirliği hususlarında teoride de olsa anlaşmış olmalarıyla sorun aslında yarı yarıya kendi kendini çözmüş vaziyettedir. İlgili tüm tarafların mutabık kaldıkları ve 24 Nisanda yeniden tescil edilmiş olan diğer bir husus ise bir tarafın diğeri adına konuşma ve diğerini temsil etme hakkı bulunmadığıdır. Bu durumda Sayın Papadopulos bütün bu gerçekleri göz ardı ederek nasıl hala daha BM toplantılarında Kıbrıs Cumhurbaşkanı olarak konuşabiliyor! O sadece kendini seçen Rumların Cumhurbaşkanıdır ve Kıbrıs Türkleri adına konuşma yetkisi yoktur. Kıbrıs Türkleri en az 40 yıldır Rum-Yunan ikilisinin kendilerine yönelik kolonizasyon tehdidiyle karşı karşıyadır. Bu tehdit dinmek bilmeksizin devem etmektedir çünkü Rumlar, Kuzeydeki Kıbrıs Türklerini de yönettikleri iddiasını hala daha sürdürebilmektedirler. Dünya, Rum tarafına böyle bir hakkı bulunmadığını, her iki tarafı da eşit biçimde etkilemekte olan mal-mülk meselesinin (ki çoktan çözümlenmiş olması gerekirdi) global mal-mülk değişimi ve adil tazminat yöntemiyle çözümlenebileceğini, Rumların toplu halde Kuzeydeki mallarına dönmesinin ileride olası barışçıl bir birlikteliği tehlikeye atacağını söyleyerek bu tehlikeyi ortadan kaldırmalıdır.

Tüm ilgili taraflar için ne mutlu ki mal-mülk meselesinin her iki tarafı da etkilediği ve bu meseleye siyasi bir çözüm bulunması gerektiği Rum Baro Başkanı tarafından da telaffuz edilerek kayıtlara geçmiştir.

Rum Yüksek Mahkemenin, bir Kıbrıslı Türkün mallarının iadesine ilişkin kararı hakkındaki görüşü sorulan Rum Baro Başkanı şunları söylemiştir (Cyprus Mail, 29Eylül 2004):

"Mahkeme bugünün gerçekleri dışında bir karar almıştır. Mahkeme, Anayasayla ve Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonuyla güvence altına alınmış olan bireysel mal-mülk hakları çerçevesinde bir karar almıştır. Ancak bu mesele hukuki bir mesele değil, siyasi bir meseledir ve temyize başvurmakla veya temyiz başvurusu neticelenene kadar kararı askıya almakla çözümlenemez. Bu meseleye siyasi bir çözüm gerekir..."

"Adil ve barışçıl bir çözüm elde edebilmek üzere ortaya konan dinmek bilmez Rum çabaları" na şu ana kadar sağlanmış olan uluslararası toplum desteği dayanaktan yoksundur, çünkü tarafsız bir teşhise dayanmayıp yanlış bilgilendirmeyle yanlış algılamadan kaynaklanmaktadır! Demek ki bugüne kadar uluslararası camianın verdiği destek "Kıbrıs meselesinin çözümüne yönelik çabalar" a değil, "meselenin Rum politikası doğrultusunda çözümüne yönelik çabalar" a - ki bu da Kıbrıs Türlerini 1960 Ortaklık Cumhuriyetindeki ortaklık haklarından mahrum etmek anlamındadır- yönelik idi.

Sayın Papadopulos'un benimsediğim şu mealdeki ifadesini tekrarlamak istiyorum: "çözüm yönündeki hevesimiz, kesinlikle önerilecek herhangi bir çözümü kabul edeceğimiz, veya başarısızlığa ve geri çevrilmesi imkansız neticeler doğurmaya mahkum bir maceraya atılacağımız anlamında değildi". Bu ifade tam anlamıyla Kıbrıs Türklerine uygun bir ifadedir, çünkü Türkiye ile Yunanistan'ın Ada'da belli miktarda askeri birlik bulundurmalarını içerecek biçimde üç ülke tarafından garanti edilen 1960 Antlaşmalarının, Ada'nın Yunanistan'la birleştirilmesi yönündeki bir Rum girişimine karşı şaşmaz bir teminat olduğuna inandırılan Kıbrıs Türkleri olmuştur. Bu, 40 yıldır devam eden bize yönelik büyük bir aldatmacadır ve şimdi bizden yine Rum tarafının - o Rum tarafı ki 1963-74 döneminde yaşananlar hakkında kendi halkına dahi yalan söylemiş; Rum gençliğini Kıbrıs'ta 1974 yılına kadar Türklerle ilişkilerinin ve her şeyin yolunda olduğuna, Kıbrıs Türklerinin 1974 yılında aniden döneklik yapıp Kıbrıs'a ve Kıbrıslı Rum kardeşlerine ihanet ederek Kıbrıs'ı istila etmesi için Türkiye'ye yardım ettiklerine ve bu yolla kendilerine büyük zarar verdiklerine inandırmıştır - iyi niyetine dayalı kağıt üzerinde bir antlaşma imzalayarak yegana somut dayanağımız olan Kuzeydeki egemen Cumhuriyetimizden vazgeçmemiz beklenmektedir! Bu tür bir yaklaşım Kıbrıs Türklerine ve Türkiye'ye yönelik düşmanlık ve öç alma duygularını kamçılamaktan başka işe yaramamaktadır. Bu aşamada Antonis Angastiniotis'in "Kıbrıs Türklerine Yönelik Barbarlık Girişimleri - Madalyonun Öteki Yüzü" isimli yeni kitabında yer alan şu ifadelere yer vermekte yarar olduğu düşüncesindeyim:

"Rum gençliğinin çoğu Ada'nın bölünmesine yol açan olaylar hakkında çok az bilgiye sahiptir. 1974 yılının trajik olayları, ondan önce yaşanan ve ilk olarak Ada'nın bölünmesine yol açan olayları örtbas etmek üzere büyük bir kamuflaj olarak kullanılmıştır. Okullarımızda okutulan tarih kitaplarında EOKA üyelerinin kahramanlıklarını anlatan uzun açıklamalardan sonra büyük bir atlama yapılarak 1974 yılına geçildiğini görmek beni hep sinirlendirmiştir. Ya 1960-74 döneminde hiçbir olay yaşanmamıştır, ya da hiç kimse bu dönemde yaşananları tartışmak istemiyor. Sözkonusu dönemle ilgili araştırmalarım neticesinde ikinci ihtimalin doğru olduğu kanaatine vardım".

Bay Antonis Angastiniotis söz konusu kitabının (ve aynı bulgulara dayalı olarak hazırlamış olduğu belgeselinin) Güneyde yayınlanmasına izin verilmediğini şöyle açıklamıştır:

GEÇMİŞİ NİYE EŞELİYORUM?

"... eski yaraları niye kazıdığım ve geçmişi niye unutulmaya terk etmediğim sorusuyla tekrar tekrar karşılaşmaktayım. Cevap gayet basittir: Çünkü yaralar eski değildir... Öyle olmuş olsaydı hala daha etrafımızda karalar giymiş yas tutan analar, askerler, silahlar ve barikatlar olmazdı. Son kırk yıl zarfında sürekli olarak Ada'da ikamet etmiş bir şahıs olmama rağmen Ada'daki gerçeklerin öteki yüzünü daha geçen yıl keşfetmeye başladım ve keşfettiğim her gerçek gönlümde derin bir yara oluşturmaktadır.

Propaganda duvarını aşmayı başarıp öteki tarafa baktığınızda ve gerçeklerin yarısının bilinçli olarak çarpıtılıp sizden saklandığını anladığınızda, geçmiş aniden korkutucu bir mevcut durum halini alır. Anlarsınız ki daha çok gerçeği meydana çıkarmak arzusundaysanız kanayıncaya kadar ellerinizle toprağı zorundasınız. Düşündüklerinizi açığa vurursanız hayatınız tehlikeye girer, hain damgası yeme riski altına girersiniz ve arkadaşlarınızın çoğu size sırtını döner. Hatta tamamen yalnız bile bırakılabilirsiniz..."

Sayın Papadopulos Rumların 1963 yılında Ortaklık Cumhuriyetini ENOSIS (Ada'yı Yunanistan'la birleştirmek suretiyle Kıbrıs Türklerinin yeniden kolonize edilmesi) adına yıkmaları neticesinde Kıbrıs Türklerine yaşattıkları acıları, gerçekleştirdikleri toplu katliamları, Türk köylerini yakıp yıkma eylemlerini inkar ettiğine göre, o günlere ait uluslararası basının söz konusu olayları vurgulayan şu haber bültenlerini iktibas etmekte yarar vardır:

TÜRKLER HUNHARCA KATLEDİLDİLER

Rumların ileriye sürdükleri, tüm zayiatın iki taraftan silahlı erkek şahıslar arasındaki çatışmalar neticesinde verilmiş olduğu iddiası, saçma bir iddiadır. Noel arifesinde banliyöde oturan birçok Kıbrıslı Türk -iddiaya göre birçoğu askeri çizmeli ve parkalı olan kırk kişilik bir gurup tarafından - evlerinde hunharca saldırıya uğrayarak katledilmişti. Bunlar arasında Türk askeri birliği sağlık hizmetleri bölüm başkanının eşi ve üç küçük çocuğu da vardı.

31 Aralık 1963 Daily Herald (Londra)

BİR TERÖR GECESİNDE SESSİZ BİR KÖYDEN ADAM, KADIN VE ÇOCUKLARDAN OLUŞAN 350 KİŞİLİK BİR GRUP YOK OLDU

"Bugün bu utanç köyünde bu güzel Ada'yı bozguna uğratan Rum - Türk düşmanlığının korkunç kanıtıyla karşılaştım. Lefkoşa'dan 13 mil uzaklıktaki Girne'nin sahil yolunun kucakladığı bu yerde, taştan yapılmış evlerde birkaç gün önce 1000 kişi yaşamaktaydı. Sonra bir terör gecesinde adam, kadın ve çocuklardan oluşan 350 kişi ortadan kayboldu. Bugün bu esrarlı olayı araştırmak üzere bu köye ulaşan iki İngiliz muhabirden biri ben oldum. Tozlu köy yolunda oyun oynayan aç ve yorgun çocuklarla karşılaştım. Kapı aralıklarından kadın ve adamlar şüpheli bakışlarla beni izliyorlardı. Türklerin nerede olduklarını sorduğumda kadınlar bakışlarını başka tarafa çevirdiler, adamlar ise ayaklarını yere sürterek "Bilmiyoruz. Çekip gittiler" diye cevap verdiler".

Peter Moorhead Kıbrıs'ın Skylloura köyünden bildiriyor.
1 Ocak 1964 DAILY HERALD (Londra)

ŞOKA UĞRATAN GÖRÜNTÜ

"... Türk evlerinin görüntüsü şok ediciydi. Evlerden geriye duvarlardan başka hiçbir şey kalmamıştı. Bir "napalm" bombasının bundan daha fazla hasara yol açabileceğini sanmıyorum. Kararmış briket ve betondan oluşan ve bir zamanlar ev olan 40 adet yıkıntı saydım. Her ev kasıtlı olarak ve üzerlerine akaryakıt dökülerek yakılmıştı. Kırmızı kiremitten oluşan ve aşağıya doğru çökmüş bulunan bir tavanın altında bükülmüş yatak yayları; çocuk ceketi ve karyolası; bir zamanlar masa, sandalye ve elbise dolabı olan ve ayak bileklerime kadar yükselen küllerle karşılaştım..."

Bir mil uzaktaki komşu köy Ayvasıl'da yakılıp yıkılmış 16 ev saydım. Tümü de Türk eviydi. Bu köyden de 100'den fazla Türk kaybolmuştu. Her iki köyde de Rum evlerine hasar verildiğine işaret eden hiçbir ize rastlamadım.

1 Ocak 1964
DAILY SKETCH (Londra)


EOKA MENSUPLARININ VAH
ŞİLİĞİ

"... Şehirdeki Türk evleri ucu parafine batırılarak yakılmış oklarla ateşe verilmişti ve yüzlerce silahlı koyu EOKA'cı kasabalarla köylerde kol gezmekteydi".

Louis Kirby tarafından Lefkoşa'dan bildirilmiştir.
2 Ocak 1964 - DAILY TELEGRAPH (Londra)


TÜRKLERİN ORTADAN KALDIRILMASI

"... Rum tarafında, İngiliz müdahalesini kabul ettiği için Makarios'a kırgın olan aşırıcılar, Türklerin topyekün ortadan kaldırılmasına kadar çatışmaların devamından yanaydılar".

4 Ocak 1964
NEW YORK HERALD TRIBUNE

BM Genel Sekreterinin S6102 sayılı ve 12 Aralık 1964 tarihli raporunda şu ifadeler yer almaktaydı:

"10 Eylül tarihli raporda Kıbrıs Türk Kayıp Şahıslar Bürosu'na göre 1 Eylül tarihi itibarıyla 232 Kıbrıslı Türkün kaybolduğu belirtilmekteydi. O günden bu yana UNFICYP'e 23 kayıp Kıbrıslı Türkün bulunduğu bilgisi ulaşmış ve bunların isimleri kayıp listesinden silinmiştir. Buna göre 209 Kıbrıslı Türk hala kayıptır. Bunların izini sürme görevini ICRC (Uluslararası Kızılhaç Komitesi) ve UNFICYP yürütecektir, ancak öyle anlaşılıyor ki sağ bulunmaları ihtimali çok azdır".

BM Genel Sekreterinin S/5764 sayılı ve 15 Haziran 1964 tarihli raporunda ise şu ifadeler yer almaktaydı:

"... Joint Relief Commission'dan (Müşterek Yardım Komisyonu'ndan) alınan bilgiye göre temel gıda maddesi ve tıbbi malzeme ihtiyacı içerisinde bulunan yaklaşık 55,000 Kıbrıslı Türk vardır. Bunların 16,900 kadarı evlerini terk ederek başka köy ve kasabalara gitmişlerdir. Bu sayının %60'ı Lefkoşa ve Girne bölgelerinde yaşamaktadır. Seksen altı köyün göçmen aldığı rapor edilmektedir. İaşe, elbise ve ilaç gibi yardımlar merkezi Ankara'da bulunan Türk Kızıl Haç Topluluğu tarafından Kıbrıs Türk Cemaat Meclisine hibe edilmektedir. Şu ana kadar beş gemi seferiyle yaklaşık olarak 3,231 ton yardı malzemesi Kıbrıs'a gönderilmiştir..."

"... Lefkoşa'da bulunan üç göçmen kampında 1,500 kişi çadırlarda yaşamaktadır. Bunların yarıdan fazlasını çocuklar oluşturmaktadır ve yaz aylarında sıcakların basmasıyla su kaybından dolayı küçük çocuklarla yaşlıların sağlık sorunları yaşamalarından endişe duyulmaktadır..."

Aşağıda 1974 Yunan askeri darbesi ve onu takip eden Türk müdahalesi dönemine ait uluslararası basından alıntılara yer verilmektedir:

"... 15 Temmuz bir istilanın gerçekleştirildiği tarihtir. Bu, Kıbrıs Cumhuriyetinin bağımsızlığının ve egemenliğinin dıştan yapılan bir saldırı yoluyla açıkça ihlali anlamındadır. Kıbrıs'ta Yunan askerleri bulunduğu sürece istila devam ediyor demektir".

Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Makarios'un BM Güvenlik Konseyine yönelik 19 Temmuz tarihli hitabı.

Bu sözler Yunan Cuntası tarafından darbe sonrasında Kıbrıs "Cumhurbaşkanı" yapılan Sampson'un Türk müdahalesi neticesinde bu görevi terk ederken söylediği sözlerdir:

"Görevimi terk ederken ENOSIS ilan etmek üzereydim"

Nicos Sampson, CYPRUS MAIL, 17 Temmuz 1974

 

BİR TURİSTİN TOPLU MEZARLARA GÖMÜLMELERE İLİŞKİN KORKUNÇ İFADELERİ

"... 31 Yaşındaki Bay Derek Reed, RAF Lyneham WILTSHIRE'a iniş yaptıktan sonra geçtiğimiz Pazartesi günü Kıbrıs'ta gerçekleştirilen darbe esnasında toplu mezarlara cesetlerin gömüldüğünü gördüğünü söyledi.

Reed 'Makarios'un talimatıyla silahlarını bırakan insanlar Milli Muhafız Birlikleri tarafından gelişi güzel vurularak toplu mezarlara gömülüyorlardı' dedi"

THE TIMES, 22 Temmuz 1974

The Time’s gazetesi muhabiri David Leigh şunları yazdı:

"Binlerce Kıbrıslı Türk Kıbrıs’ın işgalinden sonra esir alındı, Türk kadınlara tecavüz edildi, çocuklar sokaklarda vurulup öldürüldü ve Limasol’daki Türk mahallesi Rum Ulusal Muhafızları tarafından yakıldı”.

David Leigh, The Times (Londra)
23 Temmuz 1974, s.1 b&c

Fransız gazetesi Soir muhabiri Jean Neuvecelle de Magosa bölgesinde bir çok barbarlığa tanık oldu. "Utanç verici olayları kendi gözlerimle gördüm” yazdı ve şöyle devam etti:

"Rumlar, Türk camilerini yaktılar ve Türklere ait evleri ateşe verdiler...Silahları olmayan savunmasız Türk köylüleri, Rum çapulcular tarafından yaratılan terör atmosferinde yaşamaktadırlar...Hayatlarını kurtarabilen Türkler yakındaki tepelere kaçmakta ve hiç bir şey yapamadan evlerinin vurdumduymazca yağmalanmasını seyretmektedirler”.

France Soir, 24 Temmuz 1974 tarihli sayısı

Sayın Genel Sekreter, Papadopoulos’un halkına %75 oranında “hayır” oyu ile reddettirdiği Annan Planı hakkında, sizin 28 Mayıs 2004 tarihli raporunuzda belirttiğiniz, "Reddedilen sadece bir plan değil, çözümün kendisidir” (paragraf 83) görüşlerinizi teyit dışında pek az şey söyleyebilirim.

1968 yılından bu yana müzakere yaptığım liderlerin tümünün pozisyonun bu olduğu benim tespit ettiğim bir görüştür. (Kıbrıslı Rumlar tarafından gasp edilmek ve Enosis’e geçmek için yıkılan) Ortaklık devletinin Kıbrıs Rum kanadı “meşru Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak muamele gördüğü sürece bunu başardıklarını ve kimsenin onları “tüm ada üzerinde meşruluk iddiasından” yoksun bırakamayacağını düşünmektedirler. Bir başka deyişle, Kıbrıslı Rumlar kendi lehlerine dönüşmüş bir mesele üzerinde anlaşmaya varmayı reddetmektedirler. “Kıbrıs’ın meşru hükümeti olmak” için Kıbrıslı Türklere ihtiyaçları yoktur çünkü – hukukun üstünlüğüne ve gerçeklere aykırı olarak – ilgili taraflarca bu şekilde muamele görmektedirler. Öyleyse, kendilerine uyguladıkları izolasyon neticesinde kaçınılmaz olarak çökeceğine inandıkları ve bekledikleri Kıbrıslı Türklerle neden yeniden ortaklık kursunlar. Maalesef, uzun süre insan hakları ihlali yaptıklarını tamamen göz ardı ederek Kıbrıs Rum tarafını kabul edenler, Kıbrıslı Rumların, politik görüşlerini empoze etmek istediği Kıbrıslı Türklerin direnişini “uzlaşmazlık” olarak nitelemektedirler. Böylece, Rumlar “Kıbrıs Hükümeti” unvanında uzlaşmayı reddetmekte ve Kıbrıslı Türklerin kendilerine bu unvanı hiçbir zaman bırakmayacağını bilmektedirler.

Bay Papadopoulos Kıbrıs Rum tarafının, "kendini ülkeyi, ekonomisini ve halklarını birleştirmeyi garanti edecek bir çözüme hasrettiğini” iddia etmektedir.

Bu taahhüt Kıbrıs’ta yalnızca bir halk olduğu inancına dayanmaktadır. Eğer amaç birleştirmek ise bunun düzeltilmesi gerekmektedir. TEK bir halkı birleştiremezsiniz. Kıbrıs’ta, farklı karşıt ulusal ilişkileri olan farklı etnik kökeni, farklı dini ve dili olan iki ayrı halk vardır. Bu, Enosis’i gerçekleştirmek amacıyla Kıbrıs halkı için self-determinasyon isteyen Yunanistan ve Kıbrıs Rum tarafının 1954 yılında Birleşmiş milletlere müracaat etmeleri kadar geçmişe dayanan bir oyundu. Kıbrıs Türk halkının ve Türkiye’nin derhal tepkisi Kıbrıs Rum halkının tüm ada adına söz sahibi olmayacağı; Kıbrıs’ta iki halk olduğu ve birinin self-determinasyon hakkını kullanarak iradesini diğerine empoze edemeyeceği ve adayı Yunanistan’la birleştirerek diğerini kolonize edemeyeceği şeklindeydi. 1956 yılında, İngiliz Koloni Hükümeti, Kıbrıs’ta self-determinasyon hakkının kullanılması durumunda bunun iki taraf için ayrı ayrı kullanılacağı gerçeğini teslim etmiştir. O dönemin İngiliz Koloni Bakanı Alan Lennox Boyd şunları söylemiştir:

"Uluslararası ve stratejik durum izin verirse, ve hükümetin memnun edici bir şekilde çalışması şartıyla, Kraliçe Hükümeti self-determinasyon müracaatı konusunu gözden geçirmeye hazırdır.

Self-determinasyon hakkının kullanılması söz konusu olduğunda, bunun, Kıbrıs Rum toplumundan daha az olmamak üzere Kıbrıs Türk toplumuna, Kıbrıs’ın özel durumları çerçevesinde gelecekteki statülerini kendilerinin kararlaştırmaları için serbest’i tanımak suretiyle gerçekleştirilmesi olacaktır. Diğer bir deyişle, Kraliçe Hükümeti, self-determinasyon uygulamasının böyle karışık bir nüfusta nihai tercihler arasında ayrılığı içermesi gerektiğini teslim etmektedir”.

(19 Aralık 1956 tarihinde BM Avam Kamarası’nda yapılan Kıbrıs hakkında konuşma)

İngiltere Başbakanı Harold Macmillan daha sonra şunları teyit etmiştir:

"Eğer uzun vadede umutlarımız suya düşer ve çabalar başarısızlığa uğrarsa; hepimizce kabul edilemez olduğuna inandığımız çözümlere itilirsek o zaman haşmetli Kraliçe Hükümeti verdiği sözlerde duracaktır. Bunlar arasında tabiatıyla Müstemleke Bakanımın 19 Aralık 1956 tarihinde Meclis’te yaptığı beyanatlarda söyledikleri de vardır”.

(Macmillan Planının Birleşik Krallık Avam Kamarasında görüşüldüğü 26 Haziran 1958 tarihinde Kıbrıs hakkında yapılan açıklama)

Yunanistan’ın ve Kıbrıslı Rumların siyasi eşitlik ve fonksiyonel federasyon temelinde bir ortaklık Cumhuriyetini kabul etmelerine neden olan işte bu gerçektir. Ancak Kıbrıs Rum liderliği, ta başlangıçtan bu ortaklığı bozmak ve ne pahasına olursa olsun adayı Yunanistan ile birleştirmek için harekete geçti. Rumların yıkıcı faaliyetleri hiç bir şekilde Kıbrıslı Türklerin self-determinasyon hakkını “buharlaştırmamıştır”. Bu, Nisan 2004’de iki tarafta ayrı ayrı yapılan çift referandumlarla kanıtlanmıştır.

Görüşmeler esnasında, Kıbrıs’ta iki halk olduğu ve yeni, iki kesimli bir ortaklık altında bu, iki eski ortağın ve siyasi eşit halkların iki kesimli bir ortaklık çerçevesinde yeniden birleşecekleri maddesinin Annan Planına konması yönündeki önerimin Kıbrıs Rum kesimi tarafından tamamen reddedildiğine burada değinmem gerekir. Bana, “İki toplumdan oluşan yalnızca bir halk vardır” dendi. Dolayısıyla, bugüne kadar Kıbrıs Rum tutumunda hiç bir değişiklik olmaması üzücüdür.

Ülke, Kıbrıslı Rumların, Kıbrıslı Türklerin vatanını bertaraf etme ve iki toplumlu ortaklık Cumhuriyetini bir Rum Cumhuriyetine dönüştürme girişiminden dolayı bölünmüştür. Ülke, Kıbrıslı Rumların tüm adanın hükümeti oldukları iddiasını bir kenara atmak şartıyla Kıbrıslı Türklere Kuzey’de iki kesimli güvenli bir vatan hakkı teslim edilmesiyle tekrar birleştirilebilir.

Eğer egemenliğin (1992 yılındaki BM Fikirler Dizisinde ayrıntılı bir şekilde açıklandığı gibi) eşit olarak iki halktan (gasp edilen Kıbrıs Cumhuriyetinin eski kurucu ortakları) meydana geldiği kabul edilirse, iki kesimli federasyon/konfederasyon kurulması ve adayı bu çatı altında birleştirmek oldukça kolay olacaktır. Yeniden birleşme için gereken tek şey Kıbrıslı Rumların Kıbrıs’ın meşru hükümeti oldukları (veya bunun Kıbrıslı Türkler tarafından kabul edileceği) düşüncesinden vazgeçmeleridir. Kırk yıldır bir anlaşmayı engelleyen bu düşüncedir. Kıbrıs’taki sorunun üniter bir devleti ve Kıbrıs ulusunu bölme girişimi olduğuna inandırılarak yanlış yönlendirilen hükümetler, hiç bir zaman üniter bir devlet ve Kıbrıs ulusu olmadığı gerçeğini, ve Kıbrıslı Rumların ortaklığı ele geçirerek bir Rum Cumhuriyetine dönüştürmeye karar vermeleri nedeniyle ayrılanların ortaklık devletinin iki kurucu ortağı olduğunu görmelidirler. Bu, uluslararası camiada bir çokları tarafından ılımlı kabul edilen eski Kıbrıs Rum Başkanı Glafkos Kliridis’in aşağıdaki sözleri ile doğrulanmaktadır:

"Rumların zihnini meşgul eden esas konu Kıbrıs'ın bir Yunan adası olması ve Kıbrıslı Türklerin burada koruma altında olan bir azınlık olması gerektiği iken, Kıbrıslı Türklerin zihnini meşgul eden konu da buna benzer herhangi bir girişimi yenilgiye uğratmak ve onların görüşüne göre Zürih Antlaşmalarının iki toplum arasında yarattığı ortaklık kavramını idame ettirmekti. İhtilaf, bu nedenle, bir prensip ihtilafı idi ve her iki taraf da uzlaşmaya varmaktansa tartışmaya devam etmeye ve hatta gerekirse çatışmaya girmeye hazırdırlar.

Federal bir çözüm kabul edilmiş olmasına ve bir federasyonun, Federasyonu meydana getiren devletlerin, eyaletlerin veya kantonların anayasal ortaklığından başka bir şey olmamasına rağmen aynı prensip bugün hâlâ bir ihtilaf konusudur”.

(Glafkos Kliridis'in İfadem isimli anılarından Cilt 3, S.105)

Diğer bir önemli husus, Sayın Papadopoulos "Türk askerinin çekilmesini" istemektedir. Bu, üzerinde mutabakata varılan bir anlaşma olduğu zaman tabii ki gerçekleşecektir. O zamana kadar, kendi kendini “Kıbrıs Hükümeti” ilan etmiş olan ve Kuzey’i devralma yetkisini kendinde bulan ve Rumların Yunanistan’ın adada üst bulundurmasına müsade eden Rumlara karşı, Kıbrıslı Türkler sürekli tehdit altında olup Türk ordusunun korumasına ihtiyaçları vardır. Bazıları, Kıbrıslı Rumların iyi eğitilmiş 70 – 80 bin rezervinin 24 – 48 saat içerisinde 100 bin kuvvete çıkarabileceğini hesaba katmadan 25 – 30 bin askerin çok olduğunu iddia etmektedir. Sınır köylerinde yaşayan sağlıklı her Kıbrıslı Rum’un askeri silahı ve mühimmatı vardır. Kıbrıslı Rumların Kıbrıs’ın hükümeti olma unvanını reddeden Kıbrıslı Türkler için tehdit teşkil ettikleri gerçektir, ve bu tehditi daha da artacak ve Türk askerleri adadan ayrıldığı zaman daha gerçek hale gelecektir. Kıbrıslı Türkler için bu hayati bir güvenlik meselesidir.

Sayın Papadopoulos ayrıca, “yerleşiklerin” adadan ayrılmasını istemektedir. Yerleşikler olarak adlandırdığı kişiler, KKTC ve Türkiye arasında Kıbrıs Türk ekonomisindeki işçi açığını kapatmak için yapılmış anlaşma uyarınca adaya gelen Türk erkek ve kadınlarıdır.

Kuzey Kıbrıs’ta beş yıldan fazla kalan ve ekonomi ve toplum ile bütünleşen bu kişilerin bazıları KKTC vatandaşlığını kazanmıştır. Bazıları yerli kızlarla evlenmiş ve bugün üniversite yaşı gelmiş çocukları vardır. Ülkenin ekonomisine katkıda bulunmuşlar ve KKTC’yi KKTC yapan hayatın bir parçasıdırlar. Onlar olmasaydı ekonomi çökecek, tarım ölecek, inşaat sektörü durma noktasına gelecek, ve turizm, Kıbrıslı Rumların yarar sağlamak isteyeceği bir boşluk yaratacak şekilde küçülecekti.

Beş yıldan fazla ülkede çalışan ve sonunda ülke vatandaşı olmaya hak kazanan göçmenlerin ve “yabancı işçilerin” durumu tüm dünyada kabul edilen bir uygulamadır. KKTC bunun dışında tutulmamalıdır.

Gerçekten, Kıbrıslı Rumların eski Cumhurbaşkanı Glafkos Kliridis’in kızı, aydın bir Kıbrıslı Rum siyasetçi olan Bayan Katy Kliridis’in 25 Ağustos 2004 tarihinde günlük Türk gazetesi “Kıbrıs”a yapmış olduğu açıklamada bu kişilerin Sayın Papadopoulos’un istediği şekilde: Kıbrıs’tan atılmak şeklinde muamele görmemesi gerektiğini söylemiştir. Katy Kliridis söyle demiştir:

"Bir çok Kıbrıslı Rum söylediklerimi beğenmese de, yerleşiklerin çoğunun kalbinin burada attığı bir gerçektir çünkü burada büyüdüler, okula burada gittiler ve bildikleri tek yer burasıdır...”

Bu sözlerinden dolayı Güney Kıbrıs’ta sert eleştirilere maruz kaldı ancak 22 Eylül 2004 tarihinde günlük Kıbrıs Rum gazetesi “Alithia”da görüşlerini şöyle savundu:

Maalesef tüm yerleşikleri adadan çıkarma ısrarı uluslararası camiada destek bulmaz. Dolayısıyla, bir anlaşmadan sonra yerleşiklerin bir kısmının kalacağını anlamamız gerekmektedir”.

Esasen Kıbrıs Rum liderliği, bütün Kıbrıslı Türklerin "Kıbrıs’ta dört yüz yıllık misafir oldukları” görüşündedir! Bundan dolayı “bir anlaşma uğruna” sözde “yerleşiklerin” adadan ayrılması istenmektedir. Kıbrıslı Türklerin devletsiz bırakılarak çökertilmesi ümidi ile Cumhuriyetin tüm organlarından dışlanması, bize, bir Rum Kıbrıs’ta azınlık statüsüne boyun eğmektense, ne pahasına olursa olsun Toplumsal bir siyasi birlik olarak yaşama hakkı vermiştir. Sayın Papadopoulos şikayet ediyor çünkü kollektif haklarımıza, halkımıza ve ekonomimize sahip çıktık. Şimdi bize kimin vatandaş olabileceğini kimin olamayacağını dikte etmeye hakkı yoktur.

Yıllarca ve 1960 yılından itibaren Kıbrıs Rum kesiminde Rum askeri birliğinde görev yapan bir çok askere Kıbrıs pasaportu ve vatandaşlığı verilmiş ve 1963 yılında bize yapılan saldırıya hazırlık amacıyla adada tutulmuşlardır. Bu genç adamların bir çoğu 1974 savaşında saklı olarak bulunmuşlar ve bazıları bizzat benim tarafımdan Kıbrıs Rum tarafına teslim edilmişlerdir. Nüfusu artırmak için yaklaşık 20,000 “Pontuslu Rum” adaya getirilmiş ve aynı amaç için Rusya’dan ve başka yerlerden gelen Ortodoks Hristiyanlara Kıbrıs vatandaşlığı verilmiştir.

1963 saldırısından sonra bize zorla kabul ettirilen ekonomik kısıtlamalar nedeniyle adadan göç eden Kıbrıslı Türklerin sayıları küçümsenemez. Birçok Kıbrıslı Türk yüksek öğrenimi, üzerlerine empoze edilen izolasyonlardan kurtulmak için bir vasıta olarak görmekte ve iş bulmak için adadan ayrılarak özellikle Türkiye, İngiltere ve son zamanlarda da ABD’ye gitmektedirler ve bu da beyin göçüne neden olmaktadır. Dolayısıyla, teknik işlerde, veya inşaat, turizm ve tarım sektörlerinde çalışabilecek pek Kıbrıslı Türk kalmamıştır. Ancak, yeterli sayıda Kıbrıslı Türk olmayan işlerde çalışan sözde “yerleşikler” olmasa ekonomik hayatımız durma noktasına gelir.

Sayın Papadopoulos, "tüm Kıbrıs için insan haklarına saygı istemektedir”. Eğer samimiyse, 1963 yılından bugüne kadar Kıbrıslı Türklere, hayatlarını, beklentilerini ve onurlarını ve ayrıca evlerini ve mülklerini yıktığı için tazminat ödemeye başlamalıdır. Yapılan zararı tespit etmek ve bunun nasıl tazmin edileceğine karar verilmesi için ortak bir komite kurulmasını, ve haksızca elde ettiği meşruiyet avantajını Kıbrıslı Türk ve Türkiye’yi tek taraflı hareketlerle ezmeyi durdurmayı kabul etmelidir. İnsanların hayatlarını yıkmanın, evlerinden atmanın, onları enklavlarda yaşamaya zorlamanın, tüm anayasal ve insan haklarını inkar etmenin, merhametsizce ekonomilerini yıkmanın, ve daha sonra gönüllü nüfus mübadelesinden ve iki kesimlilik üzerinde siyasi bir anlaşmadan sonra (ortaklık hükümeti makamını kırk yıl işgal ederek olayların bu işgalden doğduğunu unutarak) tüm “göçmenlerin” geri dönmelerinde ısrar etmenin ve Kıbrıslı Türkleri iki kesimlilik üzerine varılan mutabakat sonucunda 30 yıldan fazla yerleştiği köklerden koparmaya çalışmanın insan hakları mevhumuna aykırı olduğunu teslim etmelidir. Ve Güney’de yaşamayı seçen bir Kıbrıslı Türk mülküne geri dönme davasını kazanınca, tüm Kıbrıs Rum nüfusu alarm halinde ayağa kalkmaktadır!

Sayın Papadopoulos’u ve AIHM’de dahil olmak üzere tüm ilgili tarafları, Kıbrıs Rum Baro Başkanının, mal-mülk sorununun siyasi olarak çözülmesi gerektiği ve mahkemelerin siyasi gerçekleri göz ardı ederek karar veremeyeceği şeklindeki hükmünü kabul etmeye davet ediyoruz.

Sayın Papadopoulos, fonksiyonel bir ekonomi için temel teşkil eden yapı, fonksiyonel ve işleyebilir bir yeni devlet yönetimi, toprak ve mal-mülk konularının AİHM’nin kararları doğrultusunda çözülmesini, ve “göçmenlerin” insan haklarına saygı istemektedir. Tüm bunlar, Kıbrıslı Rumların görüşlerinin ışığında ortaya konan 1974 yılına kadar Kıbrıs’ta aksayan birşey olmadığı; herşey barış içindeydi vs; Kıbrıs hükümetinin %100 Kıbrıslı Rumlardan oluştuğu; gerekli olanın bu konularda Kıbrıs Rum tarafının memnun edilmesi olduğu, Papadopoulos’un yeni bir ortaklık şeklindeki bir çözümün peşinde olmadığını ancak sadece Rum idaresinin Kuzey’e genişlemesini; diğer bir değişle 1974 öncesine dönmenin peşinde olduğunu göstermektedir.

Sayın Papadopoulos, "Bir anlaşmanın en başta gelen özelliği insanlara güvenlik hissini verebilecek kabiliyette olmasıdır” demektedir. Doğru! Kıbrıs’ta, Kilise ve daha sonra “Kıbrıs Cumhurbaşkanı” olan lideri tarafından yürütülen “Enosis Hareketi” karşısında en çok güvenlik duygusuna ihtiyacı olan kimdir? 1960 Anlaşmaları, her iki tarafa da güvenlik hissini vermek için üçlü garanti sistemini kurmuştur. Bunu açıkça bozan ve Kıbrıslı Türklerin hayatlarını ve özgürlüklerini büyük riske atan taraf şimdi daha fazla güvenlik ihtiyacı için tümünün hükümeti olduğunu iddia etmektedir.

Sayın Papadopoulos’un, "geçmişteki hatalar tekrarlanmamalıdır” şeklindeki açıklaması, eğer özür dileyip Enosis adına Kıbrıslı Türklere yapılan zararları tazmin etseydi bizim için çok anlamlı olurdu. Akritas Planındaki yıkıcı siyasetin adada yarattığı gerçekleri Sayın Papadopoulos’un anlayıp dikkate alma zamanı gelmiştir. Kendi kendine verdiği bir unvanın arkasına saklanarak yetkisini Kuzey’e genişletmeyi ilelebet iddia edemez. Eğer bu durum devam ederse, ve Kıbrıslı Rumlar silah zoruyla gasp ettikleri siyasetlerini değiştirip gerçekleri kabul etmezlerse birleşme ve ortaklık Kıbrıs için bir seçenek olamaz.

Ve diyor ki, "bir çözümde yaşayacak olan insanlar kendileri için neyin uygun olduğuna en iyi karar verecek kişilerdir”. Kıbrıslı Türkler kadar Kıbrıslı Rumlar da kendileri için en iyi şeyin ne olduğuna karar vermeye hak sahibidirler. Kıbrıs’ta bu kararlar elde edilecek adil bir çözümle bağdaşmalıdır.

Bunun gerçekleşebilmesi için, yarışmacıların eşit olması ve diğerinin veya tüm Kıbrıs’ın yasal hükümeti olduğunu iddia etmeye devam etmesine artık izin verilmemesi gerekir. Bu durum, Hukukun Üstünlüğü tahtında uygun değildir, ve son 40 yılın gerçekleri böyle bir sahte iddiayı desteklememektedir. Yanlış kavram veya kanuna aykırılık temelinde bir anlaşma her iki partinin boğazından zorla itilse bile uzun süre yaşayamaz. İstenen, doğrudur, istenen sorunun tarafsız teşhisidir; istenen iki tarafın eşitliğine saygıdır, ve Kıbrıslı Türklerin nüfusun sadece %25’i oldukları gibi bir bakış ve onların böyle bir anlaşmada haklarının azınlık olarak korunacağı şeklindeki yaklaşım eşitlik değildir. Kıbrıslı Türkler, ya birleşmeden yan yana yaşayacak iki halktan biridir, veya her iki tarafın iyiliği için uluslararası arenada (birbirine ihtiyacı olan ve saygı duyan iki komşu gibi) işbirliği yapmalarına olanak verecek yeni kalıcı bir ortaklığın ilkeleri üzerinde çalışacak iki ulusal varlıktan bir tanesidir.

AB’nin, Kıbrıslı Türkler için hayatı kolaylaştırmasına tüm engelleri koyan ve bir çok zorluk yaratan Sayın Papadopoulos’un, muhterem BM Genel Kurulu’nda, hükümetinin "Kıbrıslı Türklerin ekonomik gelişmelerini artırmak amacıyla tedbirler aradığını”söyleyebilmesi esef vericidir. Engellerin listesi çok uzun ve açıktır. Ayrıntılarıyla anlatmama gerek yoktur. Sayın Papadopoulos tarafından söz verilen bütün “açılımlar” Kıbrıslı Türkleri kendi otoritesini tüm Kıbrıs’ın meşru hükümeti olarak kabul etmeye zorlama maksadı taşımaktadır. Bu, tabi ki, Kıbrıslı Türkler için tamamen kabul edilmezdir.

Sayın Papadopoulos’un, "bu sorunun askeri bir müdahalenin ve egemen bir devletin bir bölümünde devam eden işgalin bir sonucu olduğu” şeklindeki açıklaması karşısında sorunun ne olmadığını tekrar söylemem benim adıma bir tekrar olacaktır. Bu egemen devlet, her iki kurucu ulusal topluluğun vatanı olan bir ortaklık devletiydi. Tüm adayı ele geçirmek ve bir Yunan adasına dönüştürmek için cani Yunan ve Kıbrıslı Rum suikasti sonucu Kıbrıs Türk ortağın vatanındaki haklarını korumak ve devletin sömürgeleştirilmesini önlemek için başlattığı ulusal direniş Kıbrıs sorunudur. Kıbrıslı Türklerin direnişi adanın sömürgeleşmesini önlemiştir! Sayın Papadopoulos, siyaseti ile ikiye böldüğü egemen devlet adına konuşma hakkını tek taraflı olarak iddia edemez. Kıbrıslı Türkler adına konuşmaya, veya adanın sömürgeleşmesini önlemek için oğullarını feda eden Türkiye’yi suçlamaya hakkı yoktur, yetkisi yoktur. Adanın tekrar birleştirilebilmesi için hala daha bir şans varsa bu Türkiye’nin çabalarına ve özverilerine dayanmaktadır, aksi takdirde, ada, böyle bir sonucu önlemek için oluşturulan 1960 Uluslararası Anlaşmalara rağmen Yunanistan tarafından sömürgeleştirilebilecekti.

Kayıp şahıslar konusunda BM tarafından kurulan Otonom Kayıp Şahıslar Komitesinin faaliyetleri kendi temsilcileri tarafından devamlı olarak sabote edildiğini Sayın Papadopoulos çok iyi bilmektedir. Öldüğü bilinen kişilerin isimlerinin listeden çıkarılmasına devamlı olarak karşı çıkmışlar ve böylece bunu etkisiz diye tanımlayarak Türkiye aleyhine bir propaganda aleti olarak kullanmışlardır. Kayıp Türklerin %90’ı silahsız siviller olup bunlar arasında bebekler, genç anneler, nineler ve 9 aylıktan 4-5 yaşına kadar olan çocuklar, bir köyde hepsi ilkokul öğrencisi olan 11 çocuktur, Rumların ise kayıp oldukları iddia edilen kişilerin %90’ı asker ve silahlı milisler olup çarpışmalarda öldükleri bilinmekte ve yaz sıcağı nedeniyle öldükleri yerde gömülmüşlerdir. Çarpışmaların ilk gününde ölen Rum ve Yunan askerlerinin cesetlerini Rum tarafına göndermeye çalıştık ancak Nicos Sampson’un subayları onları almayı reddetti. Böylece bunlar Türk tarafına gömüldü.

Dahası Rum liderliği, 15 – 20 temmuz tarihleri arasında kendi aralarındaki çatışmalarda ölen Rumlar hakkında bilgi vermemiştir. Bunların bazılarının mezarları KKTC’dedir ve Kıbrıs Rum liderleri bunların gömüldükleri yerleri bildirmeyi sürekli reddetmişlerdir çünkü bütün bu Rumları kayıplar listesine koyarak kendi çatışmalarında dökülen kanları ört bas etmek istemektedirler.

"UNFICYP, 30 yıl önceki statükoyu korumakla görevine devam etmeli” şeklindeki Papadopoulos’un beyanatı, 1963 – 1974 yılları arasında yapılan suç unutkanlığına işaret etmekte ve UNFICYP’in 1964’ten beri Kıbrıs’ta bulunuş nedeninin Kıbrıs Cumhuriyeti’nin iki uluslu ortaklık statüsüne karşı girişilen başarısız Rum darbesini durdurmak olduğu gerçeğini unutmaktır. Bu hafıza kaybı tedavi edilmediği takdirde, ve Rum liderliği Kıbrıs sorununu kendilerinin yarattığını ve bu sorunun (11 yıl sonra) 1974’te başladığını sunmaktan vazgeçmediği, ve Rumların Kıbrıs’ın yasal hükümeti olduğu sahte unvanı devam ettiği sürece sorunun çözülmesine imkan yoktur. Bağışlamaya, uzlaşmaya, yaraların sarılmasına ve adada çözüme giden yol Kıbrıslı Rumların, Kıbrıslı Türklere yaptıkları için özür dileme gereğini duymasından geçer. Simon Bahçeli, Rum tarafında İngilizce yayınlanan Cyprus Mail gazetesinin 4 Kasım 2004 tarihli sayısında film yapımcısı ve yazarı Antonis Angastiniotis’in yaptığı Muratağa, Atlılar ve Sandallar’da 1974 yılında topluca katledilen Türkler ile ilgili filmin Rum basını tarafından yasaklandığını söylemiştir. Gazete, Angastiniotis’in şu sözlerine yer vermiştir:

"Biz Avrupa standartlarını, Avrupa ilkelerini, Avrupa yasalarını istiyoruz, ancak televizyon kanallarımız filmi görmeyi dahi istemediler...Tüm Kıbrıslı Türkler bu köylerde neler olduğunu biliyor. Bilmeyen Kıbrıslı Rumlardır...Bununla yüzleşelim: doğru, doğrudur. Bir devlet olarak hatalarınızla, yanlışlarınızla ve tarihinizle yüzleşebilmelisiniz...Komşu köylerdeki Kıbrıslı Rumlar ordu mensuplarıyla birlikte bu köylere saldırdılar...köyde kalan çocukları, anneleri ve yaşlıları öldürdüler...Bu benin için bir kabusa dönüştü çünkü bu kadar yıldır yaptıklarımızın tümünün doğru olduğuna inandırıldım”.

Sayın Papadopoulos, "Kıbrıs’ın AB üyeliğinin, tüm çabalarımıza ve üyelikten önce bir anlaşmayı tercih etmemize rağmen Kıbrıs sorununun çözümü için bir anlaşmadan yoksun olarak gerçekleşmesi, bir çağın kapandığının ve yeni bir çağın başladığının bir göstergesidir” demektedir.

Kıbrıs’ın yarısının AB üyesi olduğu; dünyayı kandırarak (özellikle AB ve BM’yi) bu gayrıtabii durumun ortaya çıkmasına Kıbrıs Rum tarafının neden olduğu; tüm adayı temsil etme yetkileri olmadığı; ve böyle bir aldatma çağının bitmesi gerektiği ve soruna doğru teşhis konması temelinde yeni bir çağın başlaması, 1963 yılından bu yana madalyonun acı çeken tarafı olan Kıbrıslı Türklerin açık kalplilikle beklentisidir.

Sayın Papadopoulos, Kıbrıs’ı “kendi ülkesi” olarak adlandırmakta, ve Türkiye’nin AB ülkeleri tarafından sıkıştırılarak Kıbrıs Rum talepleri karşısında boyun eğmesini ve Kıbrıs’ı Sayın Papadopoulos’un ülkesi yapmayı kabul etmesini beklemektedir. Türkiye ile ortak olmak istemekte, bunun, Kıbrıs Türk halkını halehazırda ortağı olarak kabul etmeden ve onlara esiri veya kendine tabi bir varlık gibi davranmaktan vazgeçmedikçe gerçekleşemeyeceğini idrak etmemektedir. Kendine fazla güvenen ve “ya hep ya hiç” yaklaşımında olan Kıbrıslı Rumların, Kıbrıs Türk halkını incitmeye ve müzakere masasında elde edemediklerini elde etmeye devam etmelerine neden olan Brüksel’de haksızca ve gayrı yasal olarak elde ettikleri ağırlıklarını kullanmaktan alıkonmalıdırlar.

Kıbrıs Türk halkı, yaklaşık yarım yüzyıldan beridir maruz kaldığı şiddete, acıya ve mahrumiyete karşı onurlu kimliğini, varolan anayasal haklarını, kendi geleceğini ve Kıbrıs’ın geleceğini tayin etme hakkını ve siyasi eşitliğini korumayı başarmıştır. Her ne kadar Nisan 2005’ten sonra da Kıbrıs konusunda bir kazan-kazan anlaşması elde edilebilmesi için çaba harcamaya devam edecekse de, tüm gayretlerimize rağmen Kıbrıs Rum tarafıyla, üzerinde mutabakata varılmış ve BM’nin kabul ettiği siyasi eşitlik, iki kesimlilik ve ortaklık ilkelerini destekleyen bir anlaşmaya benim görev süremce varamadığımız için gerçekten üzgünüm.

Sayın Genel Sekreter, size, bilhassa hakkaniyet ve adalet hissinize her zaman saygı duyan biri olarak, günden güne daha karmaşık bir görev halini alan, uluslararası barışı ve güvenliği korumaya yardım etme, halkların self-determinasyon ve eşit haklarına saygı temelinde uluslar arasında dostluk ilişkileri geliştirme, ve ekonomik, sosyal, kültürel, insani ve insan hakları niteliğindeki uluslararası sorunları çözmek için uluslararası işbirliğini başarma görevinizde en iyi dileklerimi sunarım.

Ekselansları, benim için en üst düzeyde değere sahip olduğunuz hususundaki teminatımı lütfen kabul buyurunuz.

Rauf R. DENKTAŞ
Cumhurbaşkanı

 

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------

30 Kasım 2004

Ekselansları,

Benimle Kıbrıs'taki duruma ilişkin görüşlerinizi paylaşıp önümüzdeki yıla ilişkin niyetlerinizi bildirdiğiniz 5 Kasım 2004 tarihli mektubunuz için teşekkür ederim. Bana yönelik nazik sözleriniz için size müteşekkirim. Uluslararası barış ve güvenliği sağlamaya yardımcı olma işlevinin gittikçe artan biçimde karmaşıklaştığı şeklindeki tespitinizi haklı buluyor ve bu konuya ilişkin iyi niyetli temennilerinizi takdirle karşılıyorum.

Kıbrıs meselesine ilişkin kapsamlı düşüncelerini ilgiyle okudum. Bu analiziniz Kıbrıs meselesi konusundaki derin hassasiyetinizi ve on yıllardır meseleye ne denli angaje olduğunuzu gayet iyi yansıtmaktadır. Böyle derin bir irdeleme hem gelecek kuşaklara bırakılacak değerli bir miras olması bakımından hem de meselenin kilit şahıslarından birisinin düşüncelerinin kayda geçirilmesi bakımından çok kıymetlidir.

Uzayıp giden, karmaşık ve sıkıntılı bir mesele olsa da Kıbrıs meselesi üzerinde sizinle yakınen çalışma fırsatı bulmak benim için bir ayrıcalık (ve aynı zamanda kişisel düzeyde de bir zevk) olmuştur. Bu fırsattan istifade size önümüzdeki aylar ve yıllar için en iyi dileklerimi iletiyorum.

Ekselansları ve arkadaşım, benim için en üst düzeyde değere sahip olduğunuz hususundaki teminatımı lütfen kabul ediniz.

Kofi A. Annan

Ekselansları
Sayın Rauf R. Denktaş
Lefkoşa.


[ Webmaster]