CUMHURBAŞKANI MEHMET ALİ TALAT’IN AB ÜYESİ ÜLKELERE,
AVRUPA KOMİSYONU BAŞKANI JOSE MANUEL BAROSSO, AB
KONSEYİ GENEL SEKRETERİ JAVIER SOLANA VE BM GENEL SEKRETERİ KOFİ ANNAN’A MEKTUBU
(30.06.05)
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali
Talat, Rum Meclisi’nin AB Anayasası’nı “Kıbrıs Cumhuriyeti” adına oylamasına
sert tepki gösterdi.
Talat’ın
muhataplarına “Ekselansları” diye hitap ederek başlayan mektubu şöyle:
“Güney
Kıbrıs Rum Yönetimi’nin 30 Haziran 2005’te AB Anayasası’nı tüm ada adına,
‘Kıbrıs Parlamentosu’ adıyla anılan Kıbrıs Rum Parlamentosu’nda oylayacağı
bilgime getirilmiştir. Kapsamlı çözüm planının, yani Annan Planı’nın, oylandığı
Nisan 2004 referandumu sonuçları Kıbrıs sorununun parametrelerini değiştirmiş
bulunmaktadır. Kıbrıslı Türklerin ezici bir çoğunlukla birleşme ve AB üyeliği
lehinde oy kullanmış olmalarına rağmen, Kıbrıslı Rumlar, Annan Planı’nı
reddederek birleşik bir Kıbrıs’ın Avrupa Birliği üyeliğini engellemiştir. Bu
nedenle, aşağıda belirtilenleri, Kıbrıslı Türklerin uzlaşma kararlılığı ışığında
oluşan yeni koşullar çerçevesinde dikkate alacağınızdan şüphe duymamaktayım.
Kıbrıs Cumhuriyeti 1959-60
uluslararası Londra ve Zürih Anlaşmaları çerçevesinde kurulmuştu. 1960
Cumhuriyeti’nin meşruiyeti Kıbrıslı Türk ve Rum toplumlarının, devletin her
organına birlikte ve etkin katılımına dayanmaktaydı. Kıbrıslı Türklerin veya
Kıbrıslı Rumların, tek taraflı olarak adanın Hükümeti olma hakkı bulunmamaktaydı.
1960 Anayasası’na göre
yürütme yetkisi ‘Cumhurbaşkanı ve yardımcısının birlikte hareketinden’ ortaya
çıkmaktaydı. Cumhuriyet’in Cumhurbaşkanı kendi toplumu tarafından seçilen bir
Kıbrıslı Rum ve yardımcısı da yine kendi toplumu tarafından seçilen bir Kıbrıslı
Türk’tü. Yasama yetkisi, kendi toplumları tarafından demokratik bir şekilde
seçilen Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum üyelerden oluşan Temsilciler Meclisi’nindi.
Tüm önemli devlet kararları için Cumhurbaşkanı ve yardımcısının onayı
gerekmekteydi ve dışişleri, savunma ve güvenlik konularında ayrı ayrı veto
hakları bulunmaktaydı.
Kıbrıs Cumhuriyeti ortaklığı
Aralık 1963’te Kıbrıs Rum tarafının Kıbrıs Türk tarafını zor kullanarak devlet
organlarından atmasıyla bozulmuştur. Kıbrıs Türk tarafı Rum tarafının
iki-toplumlu devletin yönetimini ele geçirme girişimini kabul etmemiş ve
Kıbrıslı Rumların Kıbrıslı Türkleri otoritesi altına almasını engellemiştir.
Sonuç olarak, Aralık 1963’ten beri adada Kıbrıs’ın bütününü temsil etme
yetkisine sahip bir ortak merkezi yönetim bulunmamaktadır. Kıbrıs Rum tarafı
kendisinin tek ‘Kıbrıs hükümeti’ olduğunu iddia etse bile, o zamandan beri iki
taraf kendi kendini yönetmektedir.
Nitekim Kıbrıs Türk tarafı
dışişleri kararlarını veto veya bu tür kararları onay gibi edinilmiş haklarından
mahrum kalmıştır. Bu inkâr edilemez gerçeğe rağmen Kıbrıs Rum yönetimi tek
taraflı olarak tüm ada adına AB üyeliğine başvurmuş ve “Kıbrıs Cumhuriyeti”ni
tam üye yapmıştır. Ancak, Kıbrıs Rum tarafının tüm adayı temsil etme iddiası,
bölünmüş bir adanın AB’ye girdiği gerçeğini değiştiremez. Bu yüzden, BM Genel
Sekreteri, Kıbrıs’ın 1 Mayıs 2004 tarihinde birleşmiş bir ada olarak AB’ye
girmesi amacıyla 1999 yılında yeni bir müzakere süreci başlattı. Böylece,
Kıbrıs’ın adadaki iki eşit toplumun ortak isteği ve onayıyla AB üyesi olabilmesi
için yeni bir fırsat yaratılmış oldu.
Dört buçuk yıl süren
müzakereler sonucunda, Annan Planı 24 Nisan 2004 tarihinde de adanın iki
tarafında eşzamanlı referanduma sunuldu. Plan Kıbrıs Türk tarafında yüzde 65’lik
bir oranla kabul edilmiş ve Kıbrıslı Türklerin adanın ortaklık, iki bölgelilik
ve siyasi eşitlik temellerine dayalı olarak birleşmesi arzusu kanıtlanmıştır.
Diğer taraftan, Kıbrıs Rum toplumu, liderleri Sayın Papadopulos’un açık teşviki
sonucunda yüzde 76’lık bir oranla planı reddetmiştir. Bu, Kıbrıslı Rumların
Kıbrıslı Türklerle yönetimi paylaşmaya hazır olmadıklarını kanıtlamıştır. Bunun
yerine, Kıbrıs Rum tarafı Aralık 1963’te gasp ettiği “Kıbrıs Cumhuriyeti”
ünvanının getirdiği avantajlardan yararlanmaya devam etmeyi tercih etmiştir.
Eşzamanlı referandumlar aynı
zamanda göstermiştir ki, adada birbirlerini temsil etmeyen iki eşit toplum
bulunmaktadır. Sonuç olarak, tüm adayı temsil eden tek bir merciinin varlığından
bahsetmek ve Kıbrıs’ta barışın iki tarafın ve iki toplumun onayını gerektirdiği
gerçeğini göz ardı etmek imkânsızdır. İki toplumun self-determinasyon hakları
bulunmaktadır ve bu haklarından eşzamanlı referandumlarda yararlanmışlardır. Bu
nedenle, hiçbir taraf diğer taraf üzerinde hak ve otorite iddia edemez. Her iki
tarafın gücü kendi toplumlarıyla sınırlıdır.
Kıbrıs Rum tarafı yıllar
içerisinde argümanlarını zorunluluk doktrini ilkelerine dayandırmıştır.
Zorunluluk doktrini, iddialarını meşrulaştırmadığı halde Kıbrıslı Rumların
‘Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yasal hükümeti olma iddiası ile Kıbrıslı Türklerin
ayrılıkçı bir politika güttüğü fikrine dayandırılmıştır. Aslında, Kıbrıs Rum
yönetimini yasal ‘Hükümet’ olarak tanımlayan tüm BM kararları da Kıbrıslı
Türklerin bölünmeyi desteklediği varsayımına dayanmaktaydı. Nisan 2004
referandumları bu kanıyı su götürmez şekilde değiştirmiştir.
Referandumların sonucu,
hangi tarafın birleşme ve barışa dayalı bir çözümden, hangi tarafın da
bölünmüşlüğün devamından yana olduğunu göstermiştir. Aslında, BM Genel Sekreteri
Güvenlik Konseyi’ne sunduğu 28 Mayıs 2004 tarihli (S/2004/437) raporun 90.
paragrafında ‘birleşme için oy veren Kıbrıslı Türklerin iradesi’nden bahsetmiş
ve ‘bu oylamanın, Kıbrıslı Türkler üzerindeki baskı ve izolasyonları
meşrulaştıran tüm sebepleri ortadan kaldırdığı’nı ifade etmişti. Aynı raporda,
Kıbrıslı Rumlar tarafından reddedilenin, ‘bir plan değil, çözümün ta kendisi
olduğu (para. 83)’ da belirtilmişti.
Artık zorunluluk doktrini
kullanılamaz. Bu doktrin birleşme aleyhinde kampanya yürüten, devlet yapısının
normalleşmesini engelleyen ve birleşik bir Kıbrıs’ın AB üyeliğini bloke eden bir
hükümetin yasalarını da meşrulaştıramaz.
Yeterince açıktır ki, Güney
Kıbrıs’taki Kıbrıs Rum yönetimi, Kıbrıs Rum halkı dışında kimseyi temsil etme ve
adına karar alma hakkına sahip değildir. ‘Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti’nin tüm
ada veya demokratik olarak seçilen temsilcileri bulunan Kıbrıslı Türkleri temsil
etme veya onlar adına karar almaya yasal veya ahlaki hiçbir hakkı olmadığını
kabul etme zamanı gelmiştir. Bu bağlamda, 1959-60 Londra ve Zürih Antlaşmaları,
bu tür kararlar için açık şekilde Kıbrıslı Türklerin onayını gerektiren, Kıbrıs
Rum Temsilciler Meclisi’nin AB Anayasası’nı ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ adına
oylamasının yasal veya ahlaki hiçbir gerekçesi olamaz.
Yukarıda belirtilen
nedenlerden dolayı, ‘Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti’ gibi davranan Güney Kıbrıs Rum
yönetiminin AB Anayasası’nı onayı, kendi ayrı onayları olmaksızın Kıbrıslı
Türkler için bağlayıcı değildir. Bu bağlamda, Kıbrıslı Türklerin ve birleşme ve
AB üyeliğine olan bağlılıklarını tekrar vurgulamak istiyorum.” |