"TÜRK DÜNYASıNıN DiĞER UCU: KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURiYETi iÇiN BAĞIMSIZLIK ÇOK
ÖNEMLi"
JAKIP MAMADİYAR DİLDABEKULU
EGEMEN KAZAKiSTAN, 5 Ağustos 2006(birinci bölüm)
Köklerini araştırmak herkese ait bir hak. Türk dünyası deyince aklımızdan
Sibirya'daki Saka ülkesinden başlayarak Batı'daki Türk ülkesine kadar olan bölge
geçiyor. Binlerce kilometre. Dünyadaki en soğuk bölgeden en sıcak kıta Afrika'ya
kadar uzanıyor. işte o zaman Türk ülkesinden, yani Türkiye'den daha güneyde yer
alan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti aklımıza geliyor. Evet burası, tüm dünyada
'Türk dünyası' denilen, o büyük kavramla anılan halklar birliğinin bir ucu,
coğrafi açıdan en güneyde bulunan bir bölgesidir. Bunun yanında geleceği
tartışmalı olan ve yok olmasına ramak kala, Türk kardeşlerin büyük cesareti ve
fedakarlığı ile yok olmaktan kurtulan, elde ettiği bu bağımsızlıkla Türk dünyası
denilen bölgeyi biraz genişleten bir ülkedir. Konumunu, tarihini, onunla ilgili
bugünkü siyasi gelişmeleri bilmeliyiz. Tüm Türk dünyası bilmeli, bu dünyaya
giren ülkeler ve onların halkları da bilmelidir. Onsuz Türk dünyasını biliyorum,
tanıyorum demek biraz abartı olur. Bu ülkenin tarihi, şimdiki siyasi durumu,
birleşmenin, dünyada kendi yerini belirlemenin ve bu yoldaki mücadelenin iyi bir
örneğini oluşturuyor.
Kuzey Kıbrıs yarım asırdır aktif siyasetin odağı halinde. Farklı sözler
duyuyorduk. Dönemine göre söylenenler de değişiyordu. Bir zamanlar, 'Türki'
kelimesine korkarak baktığımız günlerde, çok dedikodular duyduk. Son zamanlarda
'Türki' deyimi biraz tartışmalara neden oldu. Gidip kendi gözümüzle görebilsek,
kulağımızla duyabilsek diye düşünüyordum. Tam da o sırada beklemediğim bir
şekilde fırsat doğdu. Türkiye Cumhuriyeti Almatı Büyükelçiliği Basın Müşaviri,
dost, arkadaş Abdullah Uzun o ülkenin her yıl düzenlenen geleneksel bağımsızlık
bayramına katılır mısın diye fikrimi sordu. Anlaştık. Bu haber Kuzey Kıbrıs'a
iletildi. Bu arada bir şeyi hatırlatmak istiyorum: Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyetinin (K.K.T.C.) başka ülkeler ile ilişkileri Türkiye Cumhuriyeti
Büyükelçilikleri vasıtası ile yürütülüyor. Bunu da ağabey ülkenin genç
cumhuriyete katkıları diye değerlendirmek daha doğru olur. Gidilecek yeri
önceden bilerek, tanıyarak gitmek güzeldir. Dış siyasete merak duyan herkesin bu
ülke ile ilgili az çok bilgi sahibi olması mümkündür. Buna rağmen o bilgileri
yeniden hatırlaması ve taze tutması daha iyidir. K.K.T.C. hakkında
bildiklerimizi, öğrendiklerimizi okuyuculara sunmayı gerekli gördük.
Kıbrıs Adası çok eski bir tarihe sahiptir. M.Ö. 3. bin yıllarında tarih
sahnesine çıkmıştır. Doğası çok güzel bu bölgenin meraklıları her zaman çok
fazla olmuştur. M.Ö. 1451 yılında Mısırlılar istila ettiler. Böylece ülke
tarihinde Ellada dönemi başladı. Daha sonraları gelişen Adada halk, kendi
bağımsız devletlerini kurdular. Ancak güzel doğası, yağmacıları kendine çekmeye
devam etti. Assuriler, Mısırlılar, hatta Farslar da burada sıra ile saltanat
sürdüler, ondan sonra da Büyük İskender'in talanına uğradı. M.S. Ada, Roma,
Bizans imparatorluklarının sınırları içinde yeraldı. Arapların, Haçlıların
saldırısına uğradı. Sonunda, 1571 yılından başlayarak üç asırdan fazla bir süre
Türklerin hükümranlığı altına girdi. 19. yüzyılda ise İngilizler geldi ve geçen
asrın ortalarına kadar sömürgeciliğini devam ettirdi.
Kıbrıs'ın eli bağımsızlığa 1960 yılında uzanır gibi oldu. Emperyalist ülke
İngiltere ve Ada'daki halkların kökenlerini oluşturan iki ülke; Yunanistan ve
Türkiye birlikte Yunan ve Türk halklarını bir araya getirerek, iki halktan
oluşan bağımsız bir Kıbrıs Cumhuriyetinin kurulması ile ilgili bir anlaşma
yaptılar. Anlaşmaya rağmen, bazılarının asıl niyetlerini gizlediği çok geçmeden
açığa çıktı. Kendileri epey avantajlara sahip olmalarına rağmen Rum kökenli
halk, Türk halkını dışlamaya başladı. Tabii, onların dış destekçileri de oldu.
Adayı Yunanistan'a ilhak etmeyi amaçlayanlar (bu kötü niyete 'enosis'
deniliyor), iki halkı bir araya getiren federal bir devlet kurmayı istemediler
ve alenen Türkleri yok etmeye kalktılar. Belli bölgelerde nüfusça az olan
Türkler, canlarını korumak için kaçtılar, tüm Ada'da bir araya gelerek savunma
yapmak durumunda kaldılar. Böylece kendi vatanlarında Kıbrıslı Türkler göçmen,
hatta esir oldular. Bu durum, tabii ki, uluslararası kuruluşların dikkatini
çekti. 1964 yılı BM Güvenlik Konseyi kararı ile Adaya uluslararası barış gücü
konuşlandırıldı. Bu önlem zulümleri belli ölçüde yavaşlattı. Buna rağmen Adadaki
Türk halkının güçlük içindeki durumu sürdü. O dönemde Yunanistan'da askeri
cuntanın yönetimde olduğu biliniyor. Onlar 'enosis' politikalarını hızla hayata
geçirmek amacıyla Kıbrıs Cumhuriyetinde askeri ihtilal girişiminde bulundular.
Adadaki Cumhuriyetin garantörlerinden biri olarak Türkiye, bu hareketin üçlü
anlaşmaya aykırı olduğunu belirterek İngiltere'den duruma hızla müdahale
etmesini talep etti. Ancak İngilizler; Yunanlar ile gizli bir anlaşma mı yaptı?
bilinmez; sonuçta Türklerin önerisini desteklemediler. Kıbrıslı Türkleri kanlı
savaştan korumak amacıyla Türkiye, Adanın kendisine yakın olan ve kardeş
halkların yoğun olarak yaşadığı Kuzeyine kendi Ordusunu çıkarmaya mecbur kaldı.
Böylece Türk dünyasının diğer köşesi yabancıların eline geçmekten kurtuldu.
Bunun üzerinde biraz durmak, düşünmek gerekir. Bu olaydan sonra, birçok
platformlarda, hadise, Türkiye'nin uluslararası kuralları yok sayan bir girişimi
olarak değerlendiriliyor. Hatta uluslararası toplantılarda Türkiye'nin yüzüne
bir suç gibi vurulmaya çalışılıyor. Bazı ilmi eserlerde de böyle
değerlendirilmiştir. Rusya'da yayınlanan bir coğrafya ansiklopedisinde "1974
yılında Adanın bir kısmına Türk Ordusunun yaptığı saldırı nedeniyle Kıbrıs ikiye
bölündü" diye yazılmıştır. Doğru, o zaman Ada ikiye bölünmüştü. Türk Ordusu
gelerek buradaki Kıbrıslı Türklere yardım etmeseydi ne olurdu? Sadece Rumlardan
oluşan tek bir devletin kurulması mümkün olurdu. Yunanistan'ın aktif katılımı
ile düzenlenen askeri ihtilalin amacı da buydu zaten. 'Türklerin hepsi yok
edilecekti' demek biraz abartı olur (bazı yerlerde böyle olayların olduğu da bir
gerçektir), ancak, burada Türk milletinin yaşamını sürdürebilmesine müsaade
edilmezdi. Onlara buradan kaçarak canlarını kurtarmaktan başka çare kalmazdı.
Kıbrıslı Türklere büyük ata yurttan, Türkiye'den yardım geldi. Geldiği zaman da,
kendi gücünü ve kuvvetini göstererek, her zaman koruyucu bir kalkan
olabileceğini anlatarak geldi. Bunun neticesinde Rum askerlerinin zulüm ve
işkence planları boşa çıktı. Bu olayı çeşitli yönleriyle değerlendirdiğimizde,
Türk dünyası açısından önemini anlamak gerekir. O zaman Türk devleti bu olaya
aktif olarak müdahale etmeseydi, Türk dünyasının kapasitesi şimdikine göre
epeyce dar, bir Türk ülkesi de az olurdu. Bu devletin kurulup, gelişmesinde
emeği geçen şahısların, sadece bugün değil, gelecek nesiller tarafından da
hatırlanacağı kesindir. Bu sırada ilk aklımıza gelen insan, Rauf Denktaş'tır. O,
her şeyden önce K.K.T.C.nin kurucusu olarak bilinmektedir. 1975 yılının
Ağustosunda O, Güney Kıbrıs Rum Lideri Glafkos Klerides ile Viyana'da BM
kontrolünde varılan bir anlaşma sonucunda Adada yaşayan halkların değişimine
imza attı. Bu da gerekli bir önlemdi. Sayıca az Türk halkının, yabancıların
ortasında dağınık vaziyette yaşaması imkansızdı. Çok şeyi kaybetmesi kesindi.
Ayrı bir bölgede bir araya getirildikten sonra egemenliğin hayata geçirilmesine
imkan doğdu.
Tüm
bunlara rağmen, Adadaki Türk kardeşler çoktan beri bir arada yaşadıkları Rumlar
ile tamamen ayrılmadan bir devlet çatısı altında yaşamayı istediler. Bu ilk
başta dış dünya ile bağlantı kurmak için de gereklidir. Bunu göz önünde
bulunduran Rauf Denktaş, 1977 yılı Şubat ayında Rum lideri Makarios ile bir
görüşmesinde Adada iki kesimli bir federal cumhuriyet kurulmasını
kararlaştırmışlar, hatta nüfus sayısının fazlalığını göz önüne alarak,
Cumhurbaşkanının Rum tarafından seçilmesinde de anlaşmışlar. Bu çözümü
uluslararası örgütler çok yerinde bulmuşlardı. Ancak hayatın seyri farklı
şeyleri ortaya çıkardı. Rum kesiminin başkanlığı, her halükarda Türk halkını
idari sistemden de, ekonomik sistemden de dışladı. O zaman Türkler kendi
devletlerini kurmaktan başka çare olmadığını anladılar. Böylece, 1983 yılında
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti isimli bir devlet doğdu. ilk Cumhurbaşkanı dünyaca
tanınan ünlü siyaset adamı Rauf Denktaş oldu. Tabii kendi topraklarında egemen
olmak ne kadar güzel. Ancak günümüz globalleşen dünyasında başka ülkelerle
ilişkiler kurmanın da önemi büyüktür. Bu arada Kıbrıs'taki genç Türk Cumhuriyeti
yine bir zorlukla karşı karşıya kaldı. Güney Kıbrıs Rum kesimi, uluslararası
kuruluşlarla, dış ülkelerle ilişkilerden ve kaynaklardan i yararlanarak genç
Türk devletine daima çelme takıyor. Kıbrıs Türk tarafı ile ilişkileri
durdurarak, 1995 yılında Avrupa Birliği'ne aday-üye statüsü elde ettikten sonra,
Örgüte üye olmaya çalıştı. Uluslararası camianın dışında kalmak, genç devlet
için bir çok bakımdan uygun değildir. Bunu göz önüne alan K.K.T.C. Cumhurbaşkanı
Rauf Denktaş, Güney Kıbrıs Rum Lideri Glafkos Klerides ile 2002 yılı başından
beri görüşmeler yapıyor. Sürece BM Genel Sekreteri Kofi Annan da katılıyor.
Böylece 'Annan Planı' denilen ve 'Kıbrıs meselesinin her yönüyle çözümünü içeren
esaslar' belgesi ortaya çıktı. Belgede, Adadaki iki devletin birleşerek AB'ye
girme fırsatı doğmuştu. Ancak, Rum tarafı Türklerin önerisini kabul etmeyerek,
2003 yılının Nisan ayında AB katılım anlaşmasını yalnız imzaladı.
"TÜRK DÜNYASıNıN DiĞER UCU: KUZEY KIBRIS TÜRK
CUMHURiYETi iÇiN BAĞıMSIZLIK ÇOK ÖNEMLi"
Jakıp Mamadiyar Dildabekuli
Egemen Kazakistan,8 Ağustos 2006(ikinci bölüm)
Adadakilerin kendi aralarında anlaşamayacakları
görülünce, meseleye Türkiye müdahil oldu. Bu sürece BM Genel Sekreteri Kofi
Annan da katıldı. 2004 yılının ilkbaharında isviçre'nin Burgenstok şehrinde BM
himayesinde Kıbrıs Türkleri ile Rumlar, Türkiye ve Yunanistan'ın katılımı ile
bir anlaşma yaptılar. Orada Annan Planına son şekli verilerek birleşmenin
yolunun açılması amaçlanıyordu. Bu da olacak gibiydi. BM Genel Sekreterinin
hazırladığı Kıbrıs planı referanduma sunuldu. 24 Nisan'da Adadaki iki devletin
halkı referandumla aynı zamanda AB'ye birleşik devlet olarak girmenin yollarını
da bulmaya çalıştı. Böylece Kıbrıslı Türklerin % 65'i plana evet diyerek AB'ye
tek devlet olarak katılmayı destekledi, ancak
Kıbrıslı Rumların %76'sı buna karşı çıktı. Kimin barıştan yana olduğunu ve kimin
de buna karşı olduğunu herkes iyice anladı. Barış planı iki tarafça
desteklenseydi 'Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti' diye tüm dünyanın tanıyacağı bir
devlet kurulurdu. BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın deyişi ile, Kıbrıslı Rumlar,
"sadece plana karşı çıkmadılar, genel olarak barışa karşı oldular." Yine bir
şaşırtıcı durum: Bir hafta sonra AB, Güney Kıbrıs'ı kendine üye kabul etti.
Genelde bu Örgüt üye kabul ederken aday devletlerde çatışma ve sorun olmamasına,
olsa bile barış sağlandıktan sonra kabule çok dikkat ediyor. Bu probleme
doğrudan Güney Kıbrıs sebep olmasına rağmen, üye olarak kabul edilmesi, çeşitli
soruları beraberinde getiriyor. Bugüne kadar bu Örgüte hiçbir Müslüman ülkenin
alınmadığını göz önüne alırsak, Kıbrıs Türk Cumhuriyetine de kapıların
açılmayacağı mantıksal sonucuna varırız. Buna rağmen, K.K.T.C. yalnız kalmadı.
Onlara ata yurdu, Türkiye'nin kapıları hep açık kaldı. Alacağını bu ülkeden
aldı, vereceğini bu ülkeye verdi. Bu ülke vasıtası ile başka ülkeler ile
iletişim kurdu. Bu ülkedeki iyi şeylere ortak olacağım diyenlerin gelmesinin
önünde hiçbir güçlük yok. Türk devletine gelen millet, hiçbir engelle
karşılaşmadan K.K.T.C.'ye de gidebilir. İşte bu ülkeye biz de yöneldik.
Biletimizde 'Almatı-istanbul-Ercan' seferi yazıyordu. İstanbul'u bilmeyen kişi
yoktur, Ercan ise bizim için bir bilinmeyendi. Oraya, istanbul'dan bir saatlik
bir uçuşla varılabileceğini öğrendik. Türk ülkesini kuzeyden güney istikametine
geçerek, Akdeniz üzerinden ünlü Adaya doğru yöneldik. Türk ülkesinin yakınında
imiş. Sadece 65 kilometre. Hatta O'nun bir parçasıymış gibi gözüküyor.Ercan,
ülkenin baş şehri değil, sadece havaalanı bulunan bir şehri. Büyük şehirlerden
biraz uzakta, hepsi ortak yararlansın diye düşünülmüş olabilir, ülkenin
merkezinde yer alıyor. Uçağın kapısından Çıktığımızda sıcak hava yüzümüze vurdu.
Kendi tarlamızın, özellikle kumlu ülkemizin sıcağı gibi. Havası da biraz nemli,
bu da denizin ortasında olduğu için olabilir. Belki de bize öyle gelmiş de
olabilir. Sıcak havası, Afrika kıtasına yakın olmasından. Ancak hava limanı
binasına girdikten sonra ve taşıta bindiğin zaman sıcağı unutacaksın. Klimalar
çalışıyor. Deniz kıyısına ulaştıktan sonra, başka dünya başlıyormuş gibi oluyor.
O Deniz, ülkenin merkezinde yerleşen Ercan'dan uzak değil, direk gidersen
yaklaşık yarım saatlik bir yol. Biz ülkenin kuzeyindeki turizm ve iş merkezi
Girne şehrinde konakladık. Yol bir saat kadar sürdü. Ülke başkenti Lefkoşa da
bunun kadar uzaklıkta. ilki kuzeyde, deniz kıyısında; başkent ise güney
sınırında, Adanın ortasındadır. Bu ülkenin yolları çok güzel. Burada
bulunduğumuz yaklaşık bir hafta içinde ülkenin tamamını gezdik diyebiliriz.
Şehrini de, köyünü de gördük. Yollarında hiçbir eksik ve kusur göremedik. Belki
taşlık olmasının bir etkisi denilebilir. Buna rağmen yollara gösterilen
titizliği bu ülkenin bir özelliği diyebiliriz. Pazartesi geldik, bayram
törenleri hafta sonunda yapılacak. Bu zaman içinde misafirlere ülkeyi tanıtmak
istiyorlarmış. Misafir deyince; ülkelerden gelen gazeteci grupları Girne'de,
resmi heyetler başkentte, yani Lefkoşa'da idiler. Misafire saygı, her
ülkenin geleneğinde vardır. Buna rağmen, Kıbrıslı
Türk kardeşler bu saygılarıyla birlikte, gelenlerin kendileri ile ilgili daha
çok bilgi sahibi olmalarını istiyorlarmış gibiydiler. Onları dünya bilsin,
tanısın, sorunlarının çözümüne katılsınlar temennisi her adımda anlaşılıyordu.
Gördüklerimizin hepsini detayları ile anlatırsak, yazı bitmez. Bu ülkede tarih
ve doğa, güzellikte birbiriyle yarışıyor. 5000 yıllık tarihin kanıtı olan
eserler insanı şaşkınlık içinde bırakıyor. Eser deyince, adamakıllı eserler.
Güzel ve ayakta kalabilmiş eserler. Bugünkü modern tekniğin bulunmadığı o
dönemlerde, böyle yüksek ve kaliteli yapıların nasıl vücuda getirildiği insanı
hayrete düşürüyor. Hepsi kesme taştan yapılmış eserler. Adada nüfus çok yoğun da
değil. Bu eserleri kimler yapmış! Doğasına gelince, çok güzel bir doğa mevcut.
Tüm ülkeye büyük bir tatil köyü diyebiliriz. Tabii dışardan gelen insan
öncelikle denize meraklı oluyor. Bunun yanında bu ülkede dağlar da var. O dağlar
ve deniz arasında birkaç kilometre genişlikte bir saha insanların geçinmelerini
temin ettikleri alanlar değil, sadece dinlenme bölgeleri olarak gözüküyor. Kıyı
yolunun bir tarafına dizilmiş şehir ve kasabalar var. Dışardan bakınca bu
ülkenin nüfusu çok yoğun gibi. Yolların çoğu, şehirlerdeki caddeler gibi geniş
ve düzgün. Çok katlı olmasa da 2, 3 katlı viiialar çevreye ayrı bir güzellik
katıyor. Hatta dağları aşarak düzlüklere çıksanız dahi, oralarda bile evler
toplu siteler halinde inşa edilmiş. Belki buralar bazı müesseselere ait iş
alanları olabilir. Gerektiğinde şehre ulaşmak zor değil. Böylece, tüm ülke büyük
bir şehir izlenimi bırakıyor. Ama gerçekten de burada nüfusun yoğun olmadığını
öğrendik. Tamamı 200 binden biraz fazla. Net olarak belirtecek olursak 213,491
kişi. Nüfusu yoğun olan ülkeler bir yana, ülkemizin orta büyüklükteki bazı
şehirleri gibi. Ancak, bu nüfus ve küçük coğrafi alanda birçok ünlü ülkelerle
çekişme içinde olan, rekabet eden bir devlet; siyasi, ekonomik, kültürel ve
sosyal birçok kuruluş var. Bu arada aklımıza şöyle bir olay geliyor: SSCB
dağılıp, cumhuriyetler bağımsızlıklarını aldıktan sonra, ortaya çıkan
cumhuriyetlerden birinde BDT ülkeleri başkanları bir araya geldiler. işte o
zaman onları misafir edecek, hiç olmazsa dört yıldızlı bir otel dahi
bulunamamıştı. Konakladığımız Girne'de ise 5 yıldızlı 5 otel, 4 yıldızlı 6 otel
bulunuyor. Tabii bir ülkenin durumunu sadece otellerle ölçmek mümkün değildir.
Ancak o da bir ölçü sayılabilir. Bunun yanında müzelerin çokluğu da şaşırtıcı.
Bu da ülkedeki manevi hayatın bir yansıması. Her şehirde 3, 4 müze mevcut. Hatta
şehir dışında bulunan, tek bina halinde müzeler de gördük. Bunlara kim hamilik
ediyor, diye sorduk. Cevap kısa oldu: Manevi değerler için millet parasını
esirgemez. Turistlerden gelir elde edilebilir. Ancak, eserlerin devlet desteği
olmadan ayakta kalabilmesi de mümkün olmayan bir gerçektir. Yine dikkatlerimizi
çeken bir konu; Burada tarihle ilgili her şey çok önemli. KKTC halkının
nüfusunun % 99'u Türk ve Müslüman. Birçok Hıristiyan eserleri müze haline
dönüştürülmüş ve halkın koruması altında. Başka dinlere ait eserler diye bir
dışlamaya tabi tutulmuyor. Bunu da manevi olgunluk diye nitelemek doğru olur
sanırım. Tarih ortak bir değerdir. Gazetecileri Bellapais Manastırı'na
götürdüler. Büyük bir bina. Temelleri 1187'de atılmış. Bundan sonra ülkede hüküm
süren Roma ve Bizans imparatorluklarının da damgaları var. 14. ve 19. asırlar
arasında 300 yıldan fazla bir süre Osmanlının hüküm sürdüğü dönemde Manastır,
Hıristiyan halka manevi bir merkez olarak hizmet vermiş. Bu, 'Türkler başka din
mensuplarına hoşgörülü davranmıyor' diyenlere verilecek en iyi cevap. Yine bir
tarihi eseri ziyaret ettik. Lala Mustafa Paşa Camii. Tarihi çok eski. Geçmişte
ülkeler sık sık el değiştirmiştir. O zamanlar din yöneticileri de değişiyordu.
Türkler geldikten sonra bir kısım Hıristiyanlar da oradan göç ettiler. Türkler,
başka dinlere ait mekanlar diye Kiliseleri boş bırakmamış; bazı Rumlar gibi
yakıp, yıkmayıp camiye dönüştürmüşlerdir. Göklere uzanan bu 'mavi bina'nın
tarihi bir eser olarak turistlerin dikkatini çekmesi bir yana, şimdi bile
kullanılan Mustafa Paşa Camii Müslümanların bir ibadet yeridir. Birçok Müslüman
ülkede bunun gibi geniş bir alana inşa edilmiş büyük bir cami bulunmayabilir.
Biz burada onu bir mabet olarak izlerken, ertesi günkü törenlere iştirak etmek
üzere gelen Türk ülkesi Başbakanı Recep Tayip Erdoğan beyin burada secdeye
vardığına şahit oldum. Bunu KKTC halkı büyük siyasi ve manevi bir olay olarak
değerlendirdi. Çok çeşitli eserler var. Bazılarını görünce korkuyorsun. 1974
olayları ile ilgili. Yunan askerlerinin yönlendirmesiyle buradaki Rumiar, sayıca
az olan Türkleri kökten yok etmeyi planladılar. Rumlar, bebeklere bile
acımadılar. Hepsinin yazılı listeleri var. 'Şehitlik' denilen kabristanın yapım
ve bakımı, bir eser gibi ayrı bir özellik taşıyor. Geniş alanları kapsayan
kabristan, kaliteli mermerden titiz bir çalışma ile yapılmış. Çam ağaçları ile
çevrilmiş. Bu kutsal yerlere olan saygının bir göstergesidir. Görevliler, yerde
gördüğü bir çöpü dahi hemen alıyor. 'Rumların şehit ettiği kardeşlerimizi
unutmayın!' şiarı bugün her Türk'ün yüreğindedir. Her yıl bu zamanlarda
düzenlenen Barış ve Özgürlük Bayramı'nda bu ülke halkı, ilk önce onları
hatırlayacaktır. O kötü günlerde birçok insan zalimler tarafından öldürülürken,
geride kalanlar kan ağlarken, ata yurttan gelen Türk kardeşlerimiz sayesinde
bağımsızlığa kavuştuklarını unutmayacaklardır.
"TÜRK DÜNYASININ DİĞER UCU: KUZEY KIBRIS TÜRK
CUMHURiYETi iÇiN BAĞıMSızLıK ÇOK ÖNEMLi"
Jakıp Mamadiyar Dildabekuli
Egemen Kazakistan, 9 Ağustos 2006(üçüncü bölüm)
"Kıbrıslı, Türkler Özgürlük ve Barış Bayramı'nı
birbirine zıt iki duygu ile kutluyorlar; kaygı ile sevinç bir arada. Gezmek,
görmek için bu ülke çok elverişli. Buradaki doğal güzellik, çam ağaçları ile
kaplı dağlar, denizi fısıldıyor. Cumhuriyetin Ekonomi ve Turizm Bakanı Derviş K.
Deniz bey Güney Kıbrıs'a oranla ülkesinin kıyılarının turizme çok elverişli
olduğunu belirtmişti. Bu söz gerçekten de doğru. Çünkü Güney Kıbrıs Afrika
kıtasına yakın olduğu için daha sıcaktır. Çok sıcak da insanı rahatsız eder."
Yazar, deniz turuna çıktıklarını, kıyıların güzel görüntülerini, halkın
balıkçılık yanında diğer gelir kaynaklarının da denize bağımlı olduğunu, ülkede
120 otelin bulunduğunu ve yaklaşık 12 bin yatak kapasitesi bulunduğunu, turizmin
çok önemli olduğunu belirterek, ülkenin ekonomik geleceğinin her yönüyle denize
bağlı olduğunu vurgulamaktadır. Daha sonra yazısına devamla: "Hakça olmayan
ekonomik ambargo kaldırılsa, dünyanın birçok ülkesinden gemiler K.K.T.C.
kıyılarına uğrayacak ve bunun sonucu olarak da ülke ekonomisi şimdikinden daha
hızlı bir gelişme kaydedecektir. Fert başına gelir şu an 11,000 Dolar. Bazı
ülkeler için bu gelir oldukça yüksek ve arzulanan bir miktar. Ancak, Kıbrıslı
Türklerin hedefi bundan daha yüksek rakamlar. Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat
gazetecilerle yaptığı basın toplantısında, bunun için ülkeden ambargonun
kaldırılması ve dünya ülkelerinin onları tanıması gerektiğini söyledi. Bunu, ilk
önce Türk dünyası ülkelerinin aktif olarak yapmaları gerekiyor. Kardeşlik de bu
noktada belli olacaktır. Bunu şimdilik sadece ata yurt, Türkiye yapıyor.
Türkiye'nin desteğini Kıbrıslı Türk halkı çok önemli buluyor. Onlar kendi
istikballerini hiçbir zaman Türk devletinden ayrı görmüyorlar. Nereye bakarsan
bak, çift bayrak dalgalanıyor: biri Türkiye Cumhuriyetinin, diğeri K.K. T.C.'nin.
Bunlar ayrı dalgalanmıyor, nerede olursa olsun hep beraberler. Lefkoşa'nın bir
caddesi tören alanına dönüştürülmüştü. Küçük kürsünün önüne üç sıra protokol
koltukları konulmuştu. iki, üç gün içerisinde tanıdığım kişiler: baş konuk,
Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, K.K.T.C. Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat,
Parlamento Başkanı Fatma Ekenoğlu ve ülkenin resmi olmayan lideri Rauf
Denktaş... Bu gün halkın beklediği bir konuşma var. Bunu geleneksel olarak
ağabey ülkenin başkanı yapıyor, kendi başkanları ise destekliyorlar.
|